Mar 13, 2014

Adil Yönetim

Adil yönetim anlayışını yüzyıllardan beri sorgulana gelmektedir. İdeal devlet düzeni birçok toplumda felsefi, dini veya meşru gelenek anlayışında günümüze kadar geliştirilmeye çalışılmış, bazı dönemlerde sekteye uğramış ve nihayetinde günümüz demokratik sistem içerisinde yer bulmuştur. İdeal devlet veya daha da aşırısı "ütopik devlet düzeni" günümüz toplumu için çok uç bir kavram olarak kalsa bile insanoğlu bunu arzulamaktan hiçbir zaman vazgeçmeyecektir.


Günümüz toplumu serbest piyasa ekonomisinin getirdiği yönetim düşüncesinde güçlü olan haklıdır anlayışı esastır. Bu anlayış tarihten bu yana birçok devlet ve topluluklarda kabul ettirilmiş hakim güçlerin esasıydı. Örneğin, Eski Mısır Firavunlarının veya Nemrudi kavimlerin kendilerine Tanrısal bir güç de atfederek yapmış oldukları bu yönetim, her işin temelinin üstün bir yaratıcıya dayandığı veya yaratıcının bizzat kendileri olduğunu meşruiyetinde lanse edilirdi. Halbuki bu düzene boyun eğmek tam anlamıyla Tanrının insanoğluna bir bahşiyatı olarak algılanmamalı; o dönem halklarının Tanrı kavramıyla uzaktan yakından bir alakasının olmadığı doyuranın, besleyenin yanında yer alma isteğidir. Bu düzenlere karşı bir tavır yine inancımız doğrultusunda Firavunlara Musa Peygamber, Nemrud'a da İbrahim Peygamber bir başkaldırı propagandası başlatmıştır. Adil yönetim ve gerçek inancın istediği de tam da böyle bir tavırdır. Hz. Muhammed Peygamber Mekke toplumunda adil düzenin sağlanmasında kendisine lakap olarak Muhammed'ul Emin lakabı verilmesinin aslında ilk olarak insanoğluna güvenilirlik ve adil olma vasfına sahip olunması gerekliliği vurgulanmaktadır.


Peygamberler tarihi boyunca insanoğlu ve peygamberler genel macerasında azgınlıkları, aşırılıkları, zulümleri ile birlikte anılagelmiştir. Peygamberleri insanoğlunu ıslah edici, üstün vasıflı, seçilmiş kişiler olarak bilmekteyiz. Birçok büyük sistemlerin, imparatorlukların ve devletlerin yıkılmasında da peygamberler rol oynamıştır. Azınlıkların, dışlanmışların, fakirlerin yanında yer almış, örgütlü ve hakkını koruyan bir toplum oluşturmaya çalışmışlar, Kutsal Kitaplarda da bunu esas gaye ve hedef olarak tatbik etmişlerdir.


Sosyal adaletin sağlanmasında birçok ileri demokratik devletler sadece belirli bir zümrenin haklarının diğer insanlara nazaran daha da ileri bir konuma getirmişlerdir. Burada demokratik kavramını sadece halka verilen seçme-seçilme hakkına sahip olunması ve göstermelikte olsa anayasada herkes kanun önünde eşittir maddesinin yer alması açısından kullanmak istedim.
Sosyal adalet tam anlamıyla tüm bireylerin aynı amaç doğrultusunda hiçbir fikir ve zümrenin imtiyazlı olmadığı, toplum içerisinde halkın örgütlenmesi ve adalet bilincinin toplum tarafından korunması, yekvücut olması esasına dayanmalıdır.
Bugün toplulukların, cemaatlerin, yandaşların çevirmiş olduğu bu düzende iktidarın, adaleti kendi çıkarları doğrultusunda kullanması nasıl bir düzensizlik ise bu düzene tam anlamıyla karşı güçlü bir duruş sergilemeyen veya görmezden gelen halkın da o derece sorumsuzluğunu göstermiş olur.

Bir devlet adamının veya parti teşkilatının menfaatleri doğrultusunda medyayı etkilemesi, iş adamlarının gözünü korkutması, ticari çıkarlar için bağlı bulunduğu kurumu kullanması, iktidar gücünü kullanarak birçok imtiyaz ve çıkar elde etmesi, dindar halkın oylarını dini kullanarak alması, muhaliflerini türlü şantajlarla ve davalarla korkutması, muhalefet partilerine gözdağı vermesi, internet yasası çıkararak aleyhinde daha fazla çıkabilecek ses kayıtlarını engellemeye çalışmasının yanı sıra iktidarlık süresince elde edilen birçok ses kayıtlarını kullanıp önünün açılması için çalışılması gibi birçok suç teşkil eden bu olaylara milletin dur demesi ve kişiyi ve kişileri kanun önünde hesaba çekmelidir.


İbn-i Haldûn da devlet yönetiminin esaslarını ve yönetici vasfını üzerinde bulunduran kimselerin nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda şu önemli tespiti yapmıştır:
“Devletin (Hükümdarlığın) hakikati, insanların sorunlu olarak bir araya gelmeleri ve yine onu gerektiren şeyin de insanların öfke ve hayvani eserlerinden ikisi olan (başkalarına) üstün gelmek (onlar üzerinde) hakimiyet kurmak olduğuna göre, genellikle devletin başındakilerin yönetimi de haktan uzak olur ve yönetimi altındaki insanları fakirlik ve yokluğa düşürür. Çünkü çoğu zaman onlara, kendi amaçları ve arzuları uğruna, güçlerinin yetmeyeceği ve üstesinden gelemeyecekleri işler yükler. Yine bu işler, önceki ve sonraki hükümdarların amaçlarının değişmesine bağlı olarak farklılaşır ve sonuçta onlara itaat etmek zorlaşır. Böylece kaosa ve katliamlara yok açan bir asabiyet gelir.” (İbn-i Haldun, Mukaddime, I.cilt, Yirmibeşinci fasıl s:269)

Hz. Muhammed'in dini kaidelerin dünyevi hırslar için bir referans olamayacağını ve bazı vasıflara sahip olunmadan da dini ibadetlerin hükümsüz olduğunu anlatan bir sözünü paylaşmam yerinde olacaktır.
“Kişinin namazına, orucuna bakmayın; konuştuğunda, doğru konuşup konuşmadığına, kendisine emniyet edildiğinde, güvenilirliğini ortaya koyup koymadığına; dünya kendisine güldüğünde, takvayı elden bırakıp bırakmadığına (menfaat anındaki tavrına) bakıp öyle değerlendirin.” (Kenzul-Ummal, h. No: 8435)
“Kişinin namazı, orucu sizi aldatmasın. Dileyen oruç tutar, dileyen  namaz kılar. Fakat güvenilir olmayanın dini de olmaz.” (a.g.e., h. No: 8436)
Hz. Muhammed bağlı bulunduğu cemaatine ve günümüz Müslüman toplumuna, yönetimde, sosyal ilişkilerde dindar çalışmaya görünmenin veya dindarlığını kullanarak çıkar elde etmenin dine mal olamayacağını, bu davranışın da diğer insanları aldatmak için bir malzeme olarak kullanılamayacağını ve Müslümanların buna kanmamaları gerektiğini bizlere haber vermektedir.
Aksine, dürüstlüğüne, adaletine ve iyi bir insan olma vasıflarına sahip olup olmadığına bakılması gerektiğini söylemektedir.

No comments:

Total Pageviews