Jul 5, 2014

Gelenekten Uzaklaşan İslam

Dünya üzerinde 1,5 milyarın üzerinde bir Müslüman kitlesi olduğu tahmin edilmektedir. Bu da dünya nüfusunun %25 gibi kısmının Müslüman olduğunu göstermektedir. Bu Müslümanların ekseriyetini Sünni Müslümanlar oluşturmaktadır. Sünni nüfus %85'lik bir  oranı Şii Müslümanlar ise %15'lik kısmı oluşturur.

Dünya'daki Müslüman nüfus dağılımı
Sünni gelenek ekolü Kuran ve Sünnet ekseninde zemin bulan, günümüze kadar ulaşan yapı itibariyle itikatta (İman ekseni) Maturidi ve Eşariye, fıkıhta yani İslam Hukuk Doktrininde ise Hanefi, Şafi, Hanbeli ve Maliki mezheplerini kapsamaktadır. Genellikle Türkiye, Mısır, Endonezya gibi ülkelerde nüfus yoğunluğu fazladır.  

İslam'ın diğer bir ekolünü teşkil eden Şia mezhebi ise siyasi bir tavır olarak ortaya çıkmış, temelinde Hz. Muhammed'den sonra Hz. Ali'nin hilafet makamını alması gerektiğine inanan bir görüş içerisindedir. Şiilik kavram itibariyle Hz. Ali'ye taraf olma ekseninde Müslümanların toplanmasıdır. Başlangıçta sadece siyasi bir boyutta gelişen Şia mezhebi doktrinini dört temel mezhep üzerine inşa etmiştir. Bunlar Caferiye, İsmailiye, İmamiye ve Zeydiye ekolleridir. İslami prensiplerin birçoğu ile Sünni Müslümanlarla mutabıktırlar. İtikatta bazı farklılıklar olmasına karşın Şii Müslümanlar bugün İran, Irak, Pakistan, Azerbaycan gibi ülkelerde varlığını sürdürmektedirler.

Dünya üzerinde Şii ve Sünni Müslümanların haricinde İslami gelenekten uzak son birkaç asır içerisinde hayat bulmuş itikadi ve siyasi mezhepler de ortaya çıkmıştır. Vahhabilik mezhep olarak 1700'lü yıllar içerisinde Muhammed bin Abdulvahab tarafından Arabistan'ın Necid bölgesinde ortaya çıkmış ve büyük kitleleri kendisine bağlamış dönemin Suud kebilesinin desteğinde gelişmiş siyasi ve dini bir oluşum olarak görülmektedir. Vahabiler, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt gibi körfez ülkelerinde yaşamaktadırlar.

Tekfir Anlayışı

Tekfir kelime anlamı itibariyle Müslümanı küfür ile itham etmektir. Bu görüş itikadi veya fiili olarak tanık olunan bir olaya nispet ederek kendi mezhebine göre hüküm vermesidir. İslam tarihinde ilk tekfir düşüncesi Hariciler kanadı ile kitlesel olarak başladı. Bununla birlikte Mutezile mezhebi de düşünce ekseninde çok sert bir çizgi belirlemiş ya iyi ya da kötü fillin neticesinde kafirlik ithamında bulunmuştur. Ehli Sünnet'e göre bir Müslümanın ameli onu kafir etmeyeceği gibi affedilme sınırını da çok geniş tutar.

Tekfir Ayrıştırır

Günümüzde yerli yersiz birçok din adamı tarafından tekfir çok kolay yapılabilmektedir. Halbuki İslam anlayışında bir insanın yüzüne 'Sen Kafirsin' demek çok tehlikeli ve cezası çok ağır bir ithamdır. Bir ayette Allah, dine davetin güzel sözle ve tavırla olması gerektiğini bildirir:

"Sen yalnızca Allah'ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer katı yürekli biri olsaydın kesinlikle etrafından dağılıp gitmişlerdi." (Ali İmran, 3/159)

Bir Hadiste ise Hz. Muhammed (sav) müslümana kafir demenin ne anlama geldiğini şöyle ifade eder:

"Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner."
(Buhârî, Edeb 73; Müslim, Îmân 111. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 16)

Bu konu ile ilgili şu olayı hatırlatmak isterim. Hepimizin bildiği gibi Hallac-ı Mansur olarak bilinen tasavvuf büyüğünün 'En-el Hak' yani 'Ben Hakk'ım' sözü dolayısıyla dönemin mahkemeleri tarafından derisinin yüzülerek öldürülmesi fetvasının verdiğini biliyoruz. Bu ifadenin zahirde yani görünürde Müslüman bir insanın diyemeyeceği bir söz olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Fakat her insanın hissettikleri duygu dünyası ve yetiştiği ortam, dini birikim, ruhani alemi farklıdır.
Osmanlı dini uleması bu konuda çok hassas davranmış, Müslüman olamayan kimsenin yüzüne karşı kafir ifadesini bile kullanmayı tasvip etmemiştir.

"İslâm'da eziyet etmek yasaklandığı için, kâfire de "kâfir" diye hitap etmemek gerekmektedir."
(Nursî, Bediüzzaman Said, Münazarat, s. 71.)

Geleneğin Günümüze Uyarlanması

Tekfir düşüncesinde birçok ekol ve bu ekollerin takipçileri müslümanları ayrıştıran bir çizgiye sürüklemiştir. Şirk sözcüğünün çok kolay kullanılması ile radikal gurupların emellerine ulaşmasında kilit rol oynamıştır. Türbelerin yıkılmasından, geriye dönük değerlerin yok sayılması, dinini yaşamayan Müslümanların kafir ilan edilmesine kadar birçok konuda bazı guruplar dinde aşırıcı bir yol izlemiştir. Vahabi, Selefi ekollerinin temel görüşlerinden beslenen bazı terör örgütleri günah işleyenleri kafir ilan ederek kendilerince had cezası uygulamaya başlamışlardır. Hilafet makamını kullanmak isteyen bu aşırı guruplar İslam dünyasının sosyal ve siyasi hayatını baltalamaktadır. Geleneksel İslam anlayışından sıyrılan İslami guruplar canlı bomba olarak sözde cihad yaptığını iddia etmektedirler.  

Örneğin Osmanlı devlet felsefesinde evrensel olma, modern olma çabası İmparatorluğun son birkaç yüzyılında yeni dünyaya ayak uydurma çabalarını birçok alanda görmekteyiz. Osmanlı bu arayışını hiçbir zaman hasır altı etmemiştir. Yeniyi kabul ederken diğer yandan dini ve manevi değerleri yaşatmayı bilmiştir. Mimaride, sanatta, edebiyatta yaşanan bu yeni uygulamaları içtimai hayata yansımalarını da görmekteyiz. Osmanlı gelenek yapısı kastedilirken dinde reform veya İslam inanç esaslarının yeniden tartışılması ekseninde bir tartışma yeni bir ekol doğmamıştır. Bu, aslında geleneksel Osmanlı İslam'ının bir doyuma ulaşmış olmasıdır. Hepimiz şu gerçeği tarih kitaplarından okumaktayız; Ebussuud Efendi'nin tefsir çalışmasını dönemin Arap şeyh-ül İslamı tarafından referans alındığı gerçeğini bilmekteyiz. Bunun nedeni dini değerleri ve düşüncesini bir sisteme oturtmuş olmasıdır.
Suudi gelenekte ise modernleşme ile birlikte ya bedevi ya gökdelen kültürü içerisinde kalınmıştır. Bunu şunun için söylüyorum; bedevi kültür aynı zamanda modernliğe tam anlamıyla ısınamamış kültürdür. Gökdelen kültüründe ise sadece imaj eksenli bir gelişim söz konusudur. Bunların arasında kalan kitle ise paraya sahip olup birçok şeye sahip olamama, imaja sahip olup estetiğe sahip olamama, İslam'ın merkezi olup İslam'a uzak olma gerçeğini yansıtır. 
El-Kaide ve diğer İslami gurupların hangi amaçla desteklendiği ve bundan ne umulduğu yine bu dini anlayışın neticelerinin ürünüdür.

Türklerin Müslümanlığı

Bu ifade Türklerin İslam ile tanışmalardan itibaren günümüze kadar gelen birikimin aslının bozulmaması, dini müesseselerin işlerliği ve devamlılığı ile güzel bir güzel intiba oluşturmuştur. Şüphesiz Tasavvufi geleneğin sosyal hayatla iç içe yaşamasının büyük bir payı vardır. Bunun sonucunda da halk İslam'a muhalif ekollerin gelişmesine fırsat vermemiştir.  

No comments:

Total Pageviews