Oct 3, 2015

Yeni Dünya Düzeni (1)

Novus Ordo Seclorum (Çağların yeni düzeni) kavramı merkezi Amerika Birleşik Devletleri olan küresel bir sistemin, kurmuş olduğu hegamonik yapıyı ifade eden küçük bir nişandır. Bu sistemin kurulmasındaki en önemli amaç dini, siyasi ve sosyal olayların tek merkezden ele alınması, yürütülmesi, yönlendirilmesi ve akabinde istenilen yani “her şeyi gören göz” olunması esasına dayanır.

Küresel çapta faaliyet gösteren kültürel ve sosyal gurupların, locaların tek amacı bu toplumsal yapıyı koruma misyonu takınır. Birleşmiş Milletler gibi siyasi oluşumlardan tutun, kültürel mirası koruma adına misyon üstlenen UNESCO, paranın merkezi Amerikan Merkez Bankası: FED, uluslararası çapta faaliyet yürüten yardım kuruluşu UNICEF gibi daha yüzlerce kuruluş ‘Yeni Dünya Düzeni’nin legal kurumları olarak bilinirler. Tabi bunların ötesinde belirli bir toplumsal statüyü koruyan, legal olmayan sosyal örgütler de vardır. Çeşitli felsefi, dinsel veya mistik tavır sergileyen birçok dini tarikat, kültürel gruplar, masonik örgütler, Tapınakçılar ve Yeni Dünya Düzeni’nin dini olarak görülen ‘New Age’ mensupları ile Scientology tarikatı gibi şeffaf olmayan birçok yapı, düzeni koruma adına güçlü ve etkili karar mekanizmalarına hizmet ederler.

Bu düzende insanlığın en önemli değerlerinden birisi olan dini değerleri kökünden sarsabilecek veya saptırabilecek yayınlar yapılmaya çalışılır. Televizyonun yaygın olarak kullanılması ile de kitlelerin “el altına alınması” çok daha kolay olur. Amerikan film endüstrisi, Hollywood’un yapmış olduğu filmler ile dünya üzerinde kurulu sisteme pek muhalif tavır takınılmaması, ‘istenilen’in dışına çıkılmaması esastır. Paranın manipülesinden turun, savaş gerekçesi üretilmesine kadar birçok alanda toplumlar yönlendirilmeye çalışılır. İslamofobi, İsa’nın dönüşü, Armagedon Savaşı, İslami Terör gibi pek çok konuda esaslı yayınlar yapılarak kamuoyu oluşturulur.

Hiç şüphesiz ‘beyaz perde’ veya ‘büyülü perde’ olarak ifade edilen küresel film endüstrisi insanların bilgiye ulaşıp ulaşmaması ile pek ilgilenmez; insanların nasıl bilgiye gerek duymadan yaşaması gerektiği üzerine durur. Bunun için ‘sadece bak!’ prensibini deklare eder. Bunun ötesinde zihin kontrolleri ile insanın bilinçaltındaki hayallerini, isteklerini veya arzularını perçinleyen gerekli mekanizmalar kullanılır.

Supliminal mesajlar ile günümüz toplumunda, para, cinsellik, kumar gibi insanların en basit zaaflarını kontrol altına alabilecek argüman geliştirilmesi; insanlar arası ilişkilerin düzenlenmesinde hırs, bencillik gibi negatif değerlerin bilinçli olarak topluma empoze edilmesi önemlidir. Bu supliminal mesajlar toplumun psikolojik tavırlarını kotrol altında tutmaya yarar.

Yeni Dünya Düzeni’nin en önemli etki alanlarının başında paranın toplum üzerindeki etkisi, kullanımı ve harcanması gelir. Para, tarihten günümüze insanlar arasındaki en etkili iletişim dillerinden biri olmuştur. Tarihte madeni değer taşıyan metallerin ‘para’ olarak kullanılması tabii bir olay olarak görülebilir. Günümüzde ise bu tabii olay yerini ‘kağıt’a bırakmıştır. Paranın değerinin kağıta aktarılması bu açıdan çok önemlidir.

May 23, 2015

“Siyasetin Emrine Giren Din”


Geçen gün Sayın Meral Akşener gündemde dolaşan kaset iftiralarına cevap olarak Türkiye’de mevcut siyasetin dini anlayışı otoriterleştirerek tek tip bir din anlayışını hakim kılmaya çalıştığını söyledi.

Türkiye’de son muhafazakâr siyasi oluşumun toplumu din bağlamında nasıl dönüştürdüğünü, bırakın bağımsız eleştiriyi, dini perspektiften bile eleştirilemeyecek bir konuma taşındığını görmekteyiz. Bundan yıllar önce küçük guruplara hitap ederken o günkü kullanılan dini üslup ile bugün muktedir olmuş üslup arasında uçurum var diyebiliriz.

Müslümanın zenginliği ile övünmesi gibi daha birçok izah gösteriyor ki, ulaşılamayacak gibi görülen makamlara çıkabilmek için birçok değerden ödün verilmesi gerektiği sonucu çıkmaktadır.

Bugün siyasi otorite tarafından planlı bir şekilde ortaya sürülen dini izahlara hiçbir dini kurum ve cemaat tarafından eleştiri getirilememesi, siyasi otoritenin susturma, yıldırma, aforoz etme, ekmek vermeme gibi tehdit ve korkutma yöntemlerini kullanmasından gelmekte.

Bugün hükümete muhalif tavır sergileyen kurum veya kişilere nasıl bir baskı ve yıldırma uygulandığına her gün şahit olmaktayız. Muhafazakâr cemaat tarafından sevilen Psikiyatr Prof. Dr. Nevzat Tarhan Beyefendi katılmış olduğu bir televizyon programında dönemin Başbakanı’nın halet-i ruhisini değerlendirmesi sonucu malum muhafazakâr basın tarafından dışlandı. Siyasi otoriteye en ufak bir eleştiri getiremeyen güruhun bu korku mekanizmasında nasıl benliklerini sattıklarına, sindiklerine şahit olmaktayız.

Meral Akşener, katıldığı TV programında güç ve buyurgan bir dil ile konuşmanın bağlı bulunulan kitle tarafından nasıl algılandığı, koşulların değişmesi durumunda saygının değiştiğini, kazanma uğruna her türlü ahlaksızlıktan çekinilmediğini de ekledi.

Şartlar üzerinden saygı gösterilen bir siyasi ortamda halkın nasıl bir tarafta durması gerektiğini de siyasi otorite belirler hale geldi. Mevcut otorite dili dini argümanı kullanmadan yaptıklarının din zannedildiği bir ortamda denetlenebilir, sorgulanabilir olmadıkları telkinini vermekte.

Apr 13, 2015

Birlik mesajları çöpe...

Herkes İslam dünyasının parçalanmışlığından yakınıyor...
Gel gör ki kapalı kapılar ardında Suriye'ye İslam ülkelerinin girmesi konuşuluyor, İncirlik hava üssünün ve Kürecik Füze Üssü'nün bölgede konuşlandırılması,
İran ile gereksiz restleşmenin körüklenmesi, yeri geldiği zaman Şii yoğunlukta olan bölgeleri himaye altına alma isteği, gerekirse muhalifleri silah sağlama veya bombalama, İhvanı destekliyor gibi görünüp,
Batı eksenli geliştirilen hükümet krizlerinde darbeyi meşru gösterme gibi daha birçok adımlar gösteriyor ki İslam dünyası önümüzde on yılları bulacak bir eksensizlik ve kendi kaderini tahin edebilecek bir yapılanmaya sahip olamayacak...
Birlikten bahsetmek çok ama çok zor görünüyor...
Asabiye tarihte ne ise hala devam ediyor...
İslam coğrafyasında birlikte yaşama zorunluluğu Osmanlı ile son buldu.
Modern dönemde İslam dünyası modern üstü bir kültür hamlesi yapamadığı sürece Batı eksenli geliştirilen politikaların esiri olmaktan kurtulamayacak...

Mar 3, 2015

Yeni Dünya’da Osmanlı Algısı

Birkaç hafta önce Sakarya’da bir gurup gencin “Osmanlı’yı İstiyoruz” adı altında bir yürüyüş tertip ettiklerini gördüm. Yürüyüşte yer alan fesli, hafif sakallı gençlerin taşıdığı yeşil tonu ağır dövizler ile 200 yıl önceki Osmanlı modasının yaşatılmaya çalışıldığı imajı veriliyordu.  Fakat bu gurubun Osmanlı fesinin ortaya çıkmasında Saray’ın Batı modasına ayak uydurma çabasının sonucu olduğunu da bilmeleri gerekir. Bugün bunun farkında olabilen bir gençliğin Neo-Osmanlıcı ideolojiye sahip olmasını yadırgamam…

Türkiye’de milli ve manevi değerlere hassas olduğunu her yerde dile getiren Neo-Osmanlıcıların, Osmanlı kültürü, toplumsal yapısı, mimari üslupları, musikisi, süsleme sanatları, alanları arasından en az birine kafa yormalarını beklerim, aksi takdirde bu özlemin sağlam bir zemin üzerine inşa edildiğini söylemek çok zor. Aslında bu tür gurupların popüler kültürün bir malzemesi olarak görülmeleri, idealist bir duruş sergileyememeleri, marjinal bir çıkış olarak görülmelerinin nedeni de budur.

Osmanlı yönetim sistemi hanedanlık yani belirli bir ailenin yönetimde bulunmasına dayanıyordu. 21. yüzyılda yaşanan gelişmelere inat hanedanlık sisteminin yaşatılmaya çalışıldığı ülkelerin başında körfez ülkeleri yani Müslüman ülkeler gelmektedir. Bu durum aslında bu toplumların ne kadarının eğitime ve yönetime dâhil edildiğini, gelişim adına Dünya’ya ne kadar eğildiklerini de göstermiş oluyor.

Batıda ise bu durum Batı aristokrasisini nostaljik de olsa yaşatmaya çalıştıkları imajı verilmeye çalışılıyor. Günümüzde Batı’da krallık ve kraliyet (Royal) algısı, yönetimi temsil etmemekle birlikte, yasalarla denetlenebilen, belirli bir saygınlığa sahip olmanın ötesine gidemez.

Modern Türkiye’de Osmanlı’ya duyular özlemin hanedanlık sistemine duyulan özlem olmadığı kanaatindeyim. Tek kişinin mutlak yönetimi elinde bulundurduğu bir anlayışın Modern Türkiye’de hiçbir gurup tarafından destek bulamayacağı gerçektir. İslam’da yönetici tayin etmenin şartı, “işleri/yönetimi ehil olanlara vermek” prensibi hemen ardından da “adalet vurgusu” ön plandadır. Bunun ötesinde belirli bir aristokrat sınıfın doğmasından kaçınılır.

“Osmanlıyı istiyoruz” diyenlerin birçoğu yeni Dünyanın standartlarına ulaşamamış, yeni bir değer oluşturamamış, bilinçaltında oluşturmuş olduğu Osmanlı algısından öteye gidemez. Eğer bir kültür ve değer hamlesi yapabilecek donanıma sahipseniz önce tarihi her yönüyle okumayı, sizi bildiklerinden şüpheye düşürecek boyutta bakmayı öneririm. Çünkü insan bildiğini zannettiği zaman, belirli bir doğmanın esiri olmuş demektir.

“Osmanlıyı istiyoruz” dövizi taşıyan gençlere Osmanlı’nın nesini istiyorsunuz diye sormadan geçemeyeceğim;

Osmanlı’nın yayılmacı politikasını istiyorsanız, bunun artık bu dönemde zemin bulamayacağını, toprak siyasetinin çok geçmişte kaldığını bilmemiz gerekir. Dünya’ya nizam vermek gibi bir ideal taşıyanlar, Yeni Dünya’nın standartlarına ulaşabilme adına çok daha güçlü adımlar atmaları gerekir. Dünya’da dominant ülke sıralamasında yer alan İsrail’in yüzölçümünü ve Dünya’daki lobi faaliyetlerini her seferde dile getiriyorum. Bununla birlikte yayılmacı politikayı savunabilmek için Dünya’nın en çok kazanan 10 şirketinden en az biri olunabilmesi şarttır.

Osmanlı’nın adalet anlayışını istiyorsanız, şu anda mevcut iktidarın adalet dışı uygulamalarına daha gür seda ile karşı çıkılmasını beklerim. Eğer Türkiye’de adalet bulamayan bir tek kişinin Batı’nın “İnsan Hakları” mahkemeleri kapısında adalet bulmaya çalışması söz konusu ise bırakın Osmanlı’ya dönmeyi Batı’nın adaletini, insan haklarını sorgulamamız, tatbik etmemiz hatta onları geçmemiz gerekir.

Osmanlı’nın İslami değerlere bağlılığını istiyorsanız, günümüz Türkiye’sinde yaşanan dini tahribatın önüne geçmeden, eleştirmeden başlamak mümkün değildir. Sırf menfaati uğruna “yolsuzluk hırsızlık değildir”, “Parti yüzde yirmi çaldı”, “akrabayı koru kolla (?)” gibi ifadelerle birtakım çevrelere dini argüman geliştiren din adamları ve siyasetçilerin tutumuna karşı bir başkaldırı yapabilen bir kanaat önderi var mı? Bu eleştirileri yapamadığımız zaman sopanın sağcının veya solcunun eline geçmesi önemli değildir. İslami iktidarların ne kadar İslami değerlere hassas olduğunu etkili bir şekilde göstermesi çok daha önemlidir.

Osmanlı’nın “İslami Birlik” modelini istiyorsanız, önce Türkiye’de yaşanan kendi ayrılıklarımızın son bulması gerekir. Bir siyasetçinin meydandaki hakaretlerine alkış tutmak bir birliğin sonucu değil ayrışmanın, ayrıştırılmanın piyonu olmaktır. Cemaat kanaat önderlerinin aynı masada yemek yiyemediği bir toplumda İslami liderliğe kalkışmak abesle iştigaldir.   

Kuru kuruna “Osmanlıyı istiyoruz” demek beleşçiliktir. Yani Yeni Dünyanın standartlarına ulaşmamanın bilinçaltındaki yarattığı ezikliktir. Bundan kurtulabilmenin ön şartı ise mazide kalanları sindirmek, eleştirmek Yeni Dünyanın değerlerine eğilebilmek ile mümkündür.

Feb 21, 2015

Laik sistem mağduru (?)


Laik sistem mağduru edebiyatı son çıkışını kadın tecavüzüne de bağladı. Laik sistem Cumhuriyet’in ilan edilmesinde, sistemin içerisinde neyi öngördü: Türkiye, tarikatların, şeyhlerin, mollaların yönetimi veya bu gibi etkenlerin yönetime direkt etkisinden arındırılması aynı zamanda da belirli bir dini ekolün veya çoğunluğun felsefesinde de hareket etmemesi gerekli görüldü. Peki, neden bu gerekiyordu?...

Şu dönemde Türkiye’de büyük veya küçük çaplı yüzlerce dini gurubun varlığı bir realitedir. Toplum, milli, dini veya içtimaı sebeplerden ötürü kendi görüşlerinin muhafaza edildiği bir guruba, tarikata, derneğe, vakfa yakın durmak isteyebilir. Dünyanın hemen her yerinde muasır medeniyetlerde dahi çok aşırı insanların bulunduğu cemiyetler, tarikatlar mevcuttur. Scientology, Evangelizm, Moon Tarikatı gibi daha yüzlerde spiritualist amaçlara hizmet eden, hatta Neo-Naziler gibi ırkçı temelli görüşleri savunan cemiyetler toplumun her merciinde bulunan insanlardan oluşmaktadır.

Türkiye’de ise genel olarak dini cemaatlerin hakim olduğu topluluklar baş gösteriyor. Bu cemaatlerin bazıları kendi dini görüşlerini iktidara taşımada sistemi bir araç olarak kullanmak istemekte, ifadelerinde sistemi alaşağı etme gayreti vereceklerini, şeyhinin veya tarikat önderinin nasıl bir Türkiye hayal ettiğini bağlı bulunduğu cemaatlerine anlatmaktadırlar. Sistemdeki aksaklıklarının eleştirmesinden bahsetmiyorum.

Genelde birçok düşünür Hulafa-i Raşidin döneminin aslında bir cumhuriyet rejiminin tezahürü yani seçim ve ehliyet-liyakat kurallarının esas alındığı bir dönem olarak kabul ederler. Cumhuriyet yani cumhurun görüşü, seçim ile denetlenebilir mekanizma içerisindeki görevi hukuk kurallarınca sabit olan sistemdir.  Günümüzde ne kadar bu anlayış işlemekte tartışılması gerekiyor. Hâlbuki manevi değerleri üstün tutacağını iddia ederek başa gelenler “Hz. Muhammed (sav)’in adaleti gözetmede kızı Hz. Fatma bile olsa ceza uygulamadan çekinmeyeceği” bu adalet anlayışını ne kadar uygulayabilecek bir dini algıya sahipler düşünmeden edemiyorum…

Türkiye’de en son yaşanan Özgecan olayı ve ardından kadın cinayetleri, tecavüzleri üzerine konuşulurken bir kişinin sosyal medyada kullandığı “sistemin yarattığı sapıklar” ifadesi gerçekten düşünülmesi, tartışılması gereken bir psikolojik dışavurumdur. Toplumda hiç de azımsanmayacak sayıda radikal laik sistem eleştirisi yapan guruplar, insanlar, hatta siyasi liderler kadının toplumdaki rolünün ve yerinin nasıl olması gerektiği üzerine konuşmalar yapıp, kendi ruh dünyalarında çizmiş olduğu kadın algısı ile belirlemeye çalışmaktadır. Toplumda bir karşılık bulması muhtemel olan bu çıkışlar ata-erk düzende çok acı sonuçlar doğurabilmektedir.

Sosyal medyada kullanılan şu ifadenin toplumda nasıl bir karşılık bulduğuna dikkat çekmek istiyorum. Laik sistemde insanların ne giydiğine karışılamaz. Sosyal doku itibariyle, geleneksel veya ideolojik açıdan görüşü her ne olursa olsun, dindar, ateist, Hristiyan, Müslüman imajları bir kesimin (bu kesim çoğunlukta bile olsa) diğer bir kesim üzerinde tahakküm kurmasını, elimine etmesini makul göstermez. Bu anlayış ne dini bir referans bulabilir ne de ahlaki bir tavrın sonucu olarak görülebilir. Ki laik sistem içerisinde yaşayan Anadolu halkı ananeye uygun olarak çeşitli bölgelerde bu tavrı korumaktadır. Antalya’da veya İzmir’de yaşayan bir birey, Erzurum’da yaşamak istediğinde nasıl bir sosyal doku içerisinde bulunduğunu bilir ve bu duruma uygun hareket edebilecek bir tavır sergiler. Dünya’nın her yerinde bu durum söz konusudur.

Toplum içerisinde mini etekli dolaşan bir kadına karşı yıllardır birçok dini gurup tarafından eleştiri okları yöneltildi belki de bunun ötesinde kapalı kapılar ardında ölüm fetvası verebilecek bir anlayışı hep kendi dünyalarında korudular. Mini etek giyen bir kadın kendi değer dünyasını yaşamakta, toplumun da buna saygı göstermesi gerekmektedir.  Aksi takdirde kendi kılık-kıyafet sistemini dayatan, kendisi gibi düşünmeyenin barınamayacağını deklare eden bir düzende toplum olma bilinci yitirilir.

Kozmopolit şehirlerin çok kültürlülük yönü daha ağırdır. Taşranın da bunu kabul etmesi daha zordur. Toplumun kalıplaşmış gelenekçi yapısını zedelememenin ötesinde ortak yaşamanın zorunluluğu, karşılıklı saygı, acıların, sevinçlerin ötekileştirilmeden paylaşılması toplum olabilmenin ön koşullarındandır.

Sistem sapık insanlar üretmez… Bunun bir örneğini şu istatistik verileri bakarak daha iyi anlayabiliriz. Dünya’da en fazla kadına yönelik şiddetin ve tecavüzün yaşandığı ülkelerin başında Afganistan, Pakistan, Hindistan ve körfez ülkeleri gelmektedir. Dikkat edilirse Türkiye’deki birçok dini cemaatin özlemle baktığı bu ülkeler Müslüman yoğunluğu fazla, şeriî yapıya sahip olan ülkelerdir. Tarikatların, şeyhlerin, mollaların cirit attığı bu ülkelerde dini cemaatler bu gibi olayları sorgularken, “kadın açık mı giyiniyordu kapalı mı giyiniyordu”, “tahrik var mıydı yok muydu” gibi sorularla kadın vücudunu tecavüze kapı aralayıp aralamadığı üzerinden tartışılıyor…

Türkiye’de yaşanan siyasi ortamda kadın ve aile yaşamı üzerine kullanılan ifadelerle kadının toplumsal hayattaki rolünün nasıl olması gerektiği üzerine bir sürü izah yapılmakta. “Kadın üç çocuk doğurmalı, sezaryen yapmamalı, evinde oturmalı, ev işi yapmalı, tecavüz çocuğuna devlet bakmalı, kürtaj suç olmalı, kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum…” gibi daha birçok izah ile kadının toplumdaki yeri, bilinçaltlarında uyumakta olan kadın algısının dışa vurumudur diye düşünüyorum. Muhafazakâr değerlere kendilerini sözde adamış siyasi yapının iktidarı boyunda kadın cinayetlerindeki artışını bizlere izah etmeleri gerekir.

İnsanların yatak odalarına kadar girip kaç çocuk yapması gerektiğini söylemek bir yana dursun, bir devlet adamının bu çocuklara hangi koşulda bakılabileceği, nasıl bir gelecek vadedecekleri, hangi hakları verebilecekleri konuları ile meşgul olması çok daha elzemdir. Siyasilerin vatandaşa nasıl daha fazla müreffeh bir hayat verebileceği ve ailenin çocuğa sahip olmadan önce gelirinin çocuk büyütmede yeterli olup olmadığı konularına daha fazla kafa yormalılar diye düşünüyorum...

Türkiye’nin yaşadığı bu son durum, laik sistemin sapıkları tarafından oluşturulmuş değil aksine sözde muhafazakâr toplumda halkın dini ihtiyaçlarına cevap veremeyen din hocası (tüccarı) geçinen taifenin de sorumluluğa giren bir durumdur.

Jan 31, 2015

Aidiyet Duygusu


Geçen gün Cumhurbaşkanlığı kortejine destek için toplanan AKP'li gençlerin taşıdığı bayrakların hangi Türk devletine ait olduğu hakkında bir bilgisi olmadığı görüldü. Bu gençlerin kendilerini bu siyasi davaya addettikleri şekilde de olsa görülüyor… Aslında bunun altında oluşturulan psikoloji, sorgulamadan, düşünmeden yapılan bir eylemin getirisi veya götürüsü üzerine olmalı… Bu çıkışın getirisi Batı’nın hegemonyası altında ezilen günümüz İslam dünyasına yeni bir şahlanış imajı vermek ve bu davayı da tarihle yaşamış Türk imparatorluklarının yayılmacı politikasına bağlamaktır. Aslında kastedilen travma etkisi tam da budur! Travma diyorum çünkü halkın gündelik yaşam savaşına bunların hiçbir kazancı ve etkisi yoktur.

Günümüz dünyasında imparatorluk anlayışı çömüştür. İmparatorluk algısı artık yayılmacı ekonomik rekabet anlayışına dönüşmüştür. Bir marka veya kurumun dünyanın farklı lokasyonlarında hatta sanal olarak yaşayabilme alanı oluşturması esasına dayanıyor yeni dünyanın imparatorluk felsefesi… Facebook gibi bir şirketin 1 milyarın üzerinde bir halka ulaşması demek yeni dünyanın bir numaralı imparatoru olmak anlamına gelir. Toprak merkezli bir imparatorluk sevdası yayılmacı pazara arayışına başlandıktan sonra bitti. Yeni dünyanın yeni imparatorları ise, Apple, ExxonMobil, IBM, Microsoft gibi şirketlerdir. Sanayi imparatorları da yerini sanal devlere bıraktılar…

Günümüz Türkiye’sinde romantik, lider merkezli bir siyaset anlayışı hakimdir. Bir liderin etrafında toplanmanın ötesinde her söylediğini kabul etme, itiraz edememe, eleştirememe mekanizması işler. Türkiye siyaseti, bakan, milletvekili, müsteşar, genel sekreter gibi statülerin tek başına hiçbir şey ifade etmediği, bunlar arasındaki ilişkilerin menfaat silsilesi içerisinde sürdürüldüğü bir ortamdır. Hesap verilebilirlik anlayışının ötesinde yargı organlarının bir zümrenin elinin altında olması için çalışan bir sistemdir. Belirli merkezlerin idaresinde gerekli yapılanmaların oluşturulması esastır.

Hâlbuki kişiler kendi uzmanlığı ve gayretlerini sergilerken diğer üst bir yapının yardımına ihtiyaç duymadan, yani adamcılık veya parazitçilik felsefisinden ayrı bir devlet mekanizmasının işlemesi gerekir. Batı demokrasisi bu yüzden istikrarını koruyabilmiş birlikler oluşturabilmiştir. Koltuk siyasetinin ötesinde, o koltuğun yasalar çerçevesinde nasıl kullanılması gerektiği, denetlenebilirliği, yargılanabilirliği ile demokrasiye sahip bilinci korunmanın önemi ile mümkündür. İşte o zaman AİHM, Avrupa Birliği Uyum Paketlerine ihtiyaç duyulmayacaktır.

Değer aşılamanın kolay olmadığı bir ülkede siyaset romantik havadan nemalanmayı bırakmayacak gibi görülüyor. Romantik siyaset ucuz siyaset yöntemidir. Hz. Muhammed’in bir kişide lider olmanın vasıflarını sayarken, yalan söylememesi, hatta namazı veya orucunun kişileri olumlu anlamda yanıltmaması, dindar görünmenin aksine insanlar arası ilişkilerinin nasıl olması gerektiği üzerine durur. Dini değerlere hassas insanların lider seçerken kişinin dini argümanı siyasi çıkarları için kullanıp kullanmadığını çok iyi anlaması gerekiyor. Aksi takdirde ‘Allah ile aldatan’ bir konuma geliniyor…

Türkiye koşullarında halkın yaşam standardına bakılarak nasıl bir duygu içerisinde siyasi irade kullandıkları açıktır. Aidiyet duygusu içerisinde siyaset, sosyal meselelerin çok çok ötesinde bir seyirde devam etmesi, kendisine yer tayin etmesi, halkın çıkarlarını ötelemesi ve geçmişi kıyas ettirmenin ötesine gidemeyecektir.

Hâlbuki siyasetin asıl amacı halkın sıkıntılarının giderilmesinde bir araç olması gerekmiyor muydu?

Sağ ve sol marjlı bir siyasetin ötesinde insani değerlerin üstün tutulması gerekmiyor mu?

Jan 11, 2015

Günümüzün Firavun, Haman ve Karun’ları


Kuran’da bahsi geçen bu üç kişi Mısır’da yönetimi elinde bulunduran dönemin siyasi, dini ve iktisadi otoritelerini, oligarşik düzenini temsil etmekte, halkın üzerinde kurmuş oldukları baskıcı düzenin hamilleri olarak karşımıza çıkıyor.

Firavun düzeni bilindiği gibi siyasi oluşumun korunmasında belirli bir dini vasfı da kendisine hamleden, halkı kendisine köle eden, baskıcı bir düzen zincirinin lideridir. Aslında Mısır yöneticilerine Firavun adı verilmekte, bu düzenin yüzyıllar boyunca devam ettiğini de görmekteyiz. Tanrı Ra’nın oğlu anlamı taşımakta, belirli bir düzenin tesisi için gökten bir vasıf yüklenmesi de yönetim ve toplum sisteminde kendisine bir meşruiyet kazandırmaktadır.

Firavuni sistemde halkın çıkarları esas alınmaz. Belirli bir otoritenin korunması için her şey mubahtır anlayışına dayanır. Firavun sistemine tek başına bir siyasi oluşumun lideri olarak bakılmamalı, iktisadi gücü elinde bulunduran Karun, dinsel ve meşruiyet felsefesine uygun argüman üreten Haman ile birlikte hareket etmektedir. Kuran’da Firavuni oluşum anlatılırken bu üç ismin birden zikredilmesi konunun iyi anlaşılması için önemlidir.  

Kuran’da Haman ve Firavun ‘un aralarındaki münakaşada kendisine bir kule inşa edilmesini Haman’dan istemektedir. Hz. Musa’nın delillerine alternatif bir düşünce tesis etmek için Haman’ı bu konuda görevlendirdiği anlaşılıyor. Hz. Musa’nın halkı tek tanrılı bir inanca davet etmesini kendisine yediremeyen Firavun ’un son taktiği olarak Hz. Musa’nın Tanrısının da kendisine destek verdiği imajı oluşturmayı hedeflemektedir.

Karun ise Kuran’da mülkün sahibi, parasal değerlerin korunmasında söz sahibi olan, malın-mülkün asıl sahibinin kendisi olduğu ve buna kendi bilgisi sayesinde sahip olduğu bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında bu kişilik Kuran’da; “Derken Karun, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı. Hakikat şu ki o, çok büyük devlet sahibidir’ dediler.”  (28:79) halkın Karun sistemine tam bir itaatini ve mülkün asıl sahibini unuttuklarını gösteriyor. Hâlbuki Kuran’da mal ve mülkün yalnızca zenginler arasında dolaşan bir meta olmaması gerektiği (59:7) açıkça bildirilmektedir. Günümüzde ise İslam toplumunda bariz bir Karunlaşma eğilimi hissedilmekte, ihalelerin belirli merkezler tarafından İktidar yani Firavuni sistemin desteğiyle pay edildiği bütün çıplaklığı ile görülmektedir. Devletin dini otoritesini elinde bulunduran Diyanet merciinin ise kendi alanına giren bir konuya tepkisiz kalması Firavuni sistemin din adamları tarafından da korunduğu Bakara Suresi’nin 159. Ayetinde   “İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz doğru yolu gizleyenlere hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder.” çok iyi anlatılır.

Firavun, otoritesini korumak için her şeyi göze alan bir anlayıştadır. Musa geldiği zaman yine kendi taktiği ile yeni bir arayışa bürünür veya inanma eğilimi gösteren insanlara ceza verir, korkutur ve onları sindirir. Musa burada Hakk’ı temsil eden bir konumdadır ve sistemin altüst edilmesine çalışmaktadır.

Bel’am sıfatı Kuran’da; “Hakkı batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.” (2:42) ayetinde de bildirildiği gibi Hakk’ın örtülmesinin mümessili Haman yani Bel’am sıfatlı kişilikleri anlatmaktadır. Günümüzde üç kuruşluk menfaat ve itibar için Allah’ın ayetini çarpıtan bir adama karşı koyamayan bir anlayış da Bel’am sıfatını korumasını yapan Firavuni sistemin temsilcileri Allah’ın otoritesinin bir kenara ittikleri görülmektedir. Bakara Suresi’nin 85. Ayetinde tam da bu konuyu şu şekilde anlatmaktadır:  “Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Yolsuzluğun yani çalmanın hırsızlık sayılmayacağını bir din adamının göğsünü gere gere böyle bir açıklama yapması diğer bir Bel’am’laşma eğiliminin göstergesidir. Firavuni sistemin korunmasında dini argüman geliştirmek yine bu karakterin genel özelliğidir.

İslam’a en büyük zararı günümüzde Allah’ın ayetiyle işlenen günahlar vermektedir. İslam’a inanmayan insanlar, muhafazakar camiada gelişen Firavun, Haman ve Karun varyasyonlarını görerek İslam’dan daha da uzaklaşmakta, Hz. Muhammed (sav)’in değerler silsilesinden haberdar olmak istememekte, adeta kendilerince haklı olarak bir nefret geliştirmektedirler.

Total Pageviews