Mar 3, 2015

Yeni Dünya’da Osmanlı Algısı

Birkaç hafta önce Sakarya’da bir gurup gencin “Osmanlı’yı İstiyoruz” adı altında bir yürüyüş tertip ettiklerini gördüm. Yürüyüşte yer alan fesli, hafif sakallı gençlerin taşıdığı yeşil tonu ağır dövizler ile 200 yıl önceki Osmanlı modasının yaşatılmaya çalışıldığı imajı veriliyordu.  Fakat bu gurubun Osmanlı fesinin ortaya çıkmasında Saray’ın Batı modasına ayak uydurma çabasının sonucu olduğunu da bilmeleri gerekir. Bugün bunun farkında olabilen bir gençliğin Neo-Osmanlıcı ideolojiye sahip olmasını yadırgamam…

Türkiye’de milli ve manevi değerlere hassas olduğunu her yerde dile getiren Neo-Osmanlıcıların, Osmanlı kültürü, toplumsal yapısı, mimari üslupları, musikisi, süsleme sanatları, alanları arasından en az birine kafa yormalarını beklerim, aksi takdirde bu özlemin sağlam bir zemin üzerine inşa edildiğini söylemek çok zor. Aslında bu tür gurupların popüler kültürün bir malzemesi olarak görülmeleri, idealist bir duruş sergileyememeleri, marjinal bir çıkış olarak görülmelerinin nedeni de budur.

Osmanlı yönetim sistemi hanedanlık yani belirli bir ailenin yönetimde bulunmasına dayanıyordu. 21. yüzyılda yaşanan gelişmelere inat hanedanlık sisteminin yaşatılmaya çalışıldığı ülkelerin başında körfez ülkeleri yani Müslüman ülkeler gelmektedir. Bu durum aslında bu toplumların ne kadarının eğitime ve yönetime dâhil edildiğini, gelişim adına Dünya’ya ne kadar eğildiklerini de göstermiş oluyor.

Batıda ise bu durum Batı aristokrasisini nostaljik de olsa yaşatmaya çalıştıkları imajı verilmeye çalışılıyor. Günümüzde Batı’da krallık ve kraliyet (Royal) algısı, yönetimi temsil etmemekle birlikte, yasalarla denetlenebilen, belirli bir saygınlığa sahip olmanın ötesine gidemez.

Modern Türkiye’de Osmanlı’ya duyular özlemin hanedanlık sistemine duyulan özlem olmadığı kanaatindeyim. Tek kişinin mutlak yönetimi elinde bulundurduğu bir anlayışın Modern Türkiye’de hiçbir gurup tarafından destek bulamayacağı gerçektir. İslam’da yönetici tayin etmenin şartı, “işleri/yönetimi ehil olanlara vermek” prensibi hemen ardından da “adalet vurgusu” ön plandadır. Bunun ötesinde belirli bir aristokrat sınıfın doğmasından kaçınılır.

“Osmanlıyı istiyoruz” diyenlerin birçoğu yeni Dünyanın standartlarına ulaşamamış, yeni bir değer oluşturamamış, bilinçaltında oluşturmuş olduğu Osmanlı algısından öteye gidemez. Eğer bir kültür ve değer hamlesi yapabilecek donanıma sahipseniz önce tarihi her yönüyle okumayı, sizi bildiklerinden şüpheye düşürecek boyutta bakmayı öneririm. Çünkü insan bildiğini zannettiği zaman, belirli bir doğmanın esiri olmuş demektir.

“Osmanlıyı istiyoruz” dövizi taşıyan gençlere Osmanlı’nın nesini istiyorsunuz diye sormadan geçemeyeceğim;

Osmanlı’nın yayılmacı politikasını istiyorsanız, bunun artık bu dönemde zemin bulamayacağını, toprak siyasetinin çok geçmişte kaldığını bilmemiz gerekir. Dünya’ya nizam vermek gibi bir ideal taşıyanlar, Yeni Dünya’nın standartlarına ulaşabilme adına çok daha güçlü adımlar atmaları gerekir. Dünya’da dominant ülke sıralamasında yer alan İsrail’in yüzölçümünü ve Dünya’daki lobi faaliyetlerini her seferde dile getiriyorum. Bununla birlikte yayılmacı politikayı savunabilmek için Dünya’nın en çok kazanan 10 şirketinden en az biri olunabilmesi şarttır.

Osmanlı’nın adalet anlayışını istiyorsanız, şu anda mevcut iktidarın adalet dışı uygulamalarına daha gür seda ile karşı çıkılmasını beklerim. Eğer Türkiye’de adalet bulamayan bir tek kişinin Batı’nın “İnsan Hakları” mahkemeleri kapısında adalet bulmaya çalışması söz konusu ise bırakın Osmanlı’ya dönmeyi Batı’nın adaletini, insan haklarını sorgulamamız, tatbik etmemiz hatta onları geçmemiz gerekir.

Osmanlı’nın İslami değerlere bağlılığını istiyorsanız, günümüz Türkiye’sinde yaşanan dini tahribatın önüne geçmeden, eleştirmeden başlamak mümkün değildir. Sırf menfaati uğruna “yolsuzluk hırsızlık değildir”, “Parti yüzde yirmi çaldı”, “akrabayı koru kolla (?)” gibi ifadelerle birtakım çevrelere dini argüman geliştiren din adamları ve siyasetçilerin tutumuna karşı bir başkaldırı yapabilen bir kanaat önderi var mı? Bu eleştirileri yapamadığımız zaman sopanın sağcının veya solcunun eline geçmesi önemli değildir. İslami iktidarların ne kadar İslami değerlere hassas olduğunu etkili bir şekilde göstermesi çok daha önemlidir.

Osmanlı’nın “İslami Birlik” modelini istiyorsanız, önce Türkiye’de yaşanan kendi ayrılıklarımızın son bulması gerekir. Bir siyasetçinin meydandaki hakaretlerine alkış tutmak bir birliğin sonucu değil ayrışmanın, ayrıştırılmanın piyonu olmaktır. Cemaat kanaat önderlerinin aynı masada yemek yiyemediği bir toplumda İslami liderliğe kalkışmak abesle iştigaldir.   

Kuru kuruna “Osmanlıyı istiyoruz” demek beleşçiliktir. Yani Yeni Dünyanın standartlarına ulaşmamanın bilinçaltındaki yarattığı ezikliktir. Bundan kurtulabilmenin ön şartı ise mazide kalanları sindirmek, eleştirmek Yeni Dünyanın değerlerine eğilebilmek ile mümkündür.

Feb 21, 2015

Laik sistem mağduru (?)


Laik sistem mağduru edebiyatı son çıkışını kadın tecavüzüne de bağladı. Laik sistem Cumhuriyet’in ilan edilmesinde, sistemin içerisinde neyi öngördü: Türkiye, tarikatların, şeyhlerin, mollaların yönetimi veya bu gibi etkenlerin yönetime direkt etkisinden arındırılması aynı zamanda da belirli bir dini ekolün veya çoğunluğun felsefesinde de hareket etmemesi gerekli görüldü. Peki, neden bu gerekiyordu?...

Şu dönemde Türkiye’de büyük veya küçük çaplı yüzlerce dini gurubun varlığı bir realitedir. Toplum, milli, dini veya içtimaı sebeplerden ötürü kendi görüşlerinin muhafaza edildiği bir guruba, tarikata, derneğe, vakfa yakın durmak isteyebilir. Dünyanın hemen her yerinde muasır medeniyetlerde dahi çok aşırı insanların bulunduğu cemiyetler, tarikatlar mevcuttur. Scientology, Evangelizm, Moon Tarikatı gibi daha yüzlerde spiritualist amaçlara hizmet eden, hatta Neo-Naziler gibi ırkçı temelli görüşleri savunan cemiyetler toplumun her merciinde bulunan insanlardan oluşmaktadır.

Türkiye’de ise genel olarak dini cemaatlerin hakim olduğu topluluklar baş gösteriyor. Bu cemaatlerin bazıları kendi dini görüşlerini iktidara taşımada sistemi bir araç olarak kullanmak istemekte, ifadelerinde sistemi alaşağı etme gayreti vereceklerini, şeyhinin veya tarikat önderinin nasıl bir Türkiye hayal ettiğini bağlı bulunduğu cemaatlerine anlatmaktadırlar. Sistemdeki aksaklıklarının eleştirmesinden bahsetmiyorum.

Genelde birçok düşünür Hulafa-i Raşidin döneminin aslında bir cumhuriyet rejiminin tezahürü yani seçim ve ehliyet-liyakat kurallarının esas alındığı bir dönem olarak kabul ederler. Cumhuriyet yani cumhurun görüşü, seçim ile denetlenebilir mekanizma içerisindeki görevi hukuk kurallarınca sabit olan sistemdir.  Günümüzde ne kadar bu anlayış işlemekte tartışılması gerekiyor. Hâlbuki manevi değerleri üstün tutacağını iddia ederek başa gelenler “Hz. Muhammed (sav)’in adaleti gözetmede kızı Hz. Fatma bile olsa ceza uygulamadan çekinmeyeceği” bu adalet anlayışını ne kadar uygulayabilecek bir dini algıya sahipler düşünmeden edemiyorum…

Türkiye’de en son yaşanan Özgecan olayı ve ardından kadın cinayetleri, tecavüzleri üzerine konuşulurken bir kişinin sosyal medyada kullandığı “sistemin yarattığı sapıklar” ifadesi gerçekten düşünülmesi, tartışılması gereken bir psikolojik dışavurumdur. Toplumda hiç de azımsanmayacak sayıda radikal laik sistem eleştirisi yapan guruplar, insanlar, hatta siyasi liderler kadının toplumdaki rolünün ve yerinin nasıl olması gerektiği üzerine konuşmalar yapıp, kendi ruh dünyalarında çizmiş olduğu kadın algısı ile belirlemeye çalışmaktadır. Toplumda bir karşılık bulması muhtemel olan bu çıkışlar ata-erk düzende çok acı sonuçlar doğurabilmektedir.

Sosyal medyada kullanılan şu ifadenin toplumda nasıl bir karşılık bulduğuna dikkat çekmek istiyorum. Laik sistemde insanların ne giydiğine karışılamaz. Sosyal doku itibariyle, geleneksel veya ideolojik açıdan görüşü her ne olursa olsun, dindar, ateist, Hristiyan, Müslüman imajları bir kesimin (bu kesim çoğunlukta bile olsa) diğer bir kesim üzerinde tahakküm kurmasını, elimine etmesini makul göstermez. Bu anlayış ne dini bir referans bulabilir ne de ahlaki bir tavrın sonucu olarak görülebilir. Ki laik sistem içerisinde yaşayan Anadolu halkı ananeye uygun olarak çeşitli bölgelerde bu tavrı korumaktadır. Antalya’da veya İzmir’de yaşayan bir birey, Erzurum’da yaşamak istediğinde nasıl bir sosyal doku içerisinde bulunduğunu bilir ve bu duruma uygun hareket edebilecek bir tavır sergiler. Dünya’nın her yerinde bu durum söz konusudur.

Toplum içerisinde mini etekli dolaşan bir kadına karşı yıllardır birçok dini gurup tarafından eleştiri okları yöneltildi belki de bunun ötesinde kapalı kapılar ardında ölüm fetvası verebilecek bir anlayışı hep kendi dünyalarında korudular. Mini etek giyen bir kadın kendi değer dünyasını yaşamakta, toplumun da buna saygı göstermesi gerekmektedir.  Aksi takdirde kendi kılık-kıyafet sistemini dayatan, kendisi gibi düşünmeyenin barınamayacağını deklare eden bir düzende toplum olma bilinci yitirilir.

Kozmopolit şehirlerin çok kültürlülük yönü daha ağırdır. Taşranın da bunu kabul etmesi daha zordur. Toplumun kalıplaşmış gelenekçi yapısını zedelememenin ötesinde ortak yaşamanın zorunluluğu, karşılıklı saygı, acıların, sevinçlerin ötekileştirilmeden paylaşılması toplum olabilmenin ön koşullarındandır.

Sistem sapık insanlar üretmez… Bunun bir örneğini şu istatistik verileri bakarak daha iyi anlayabiliriz. Dünya’da en fazla kadına yönelik şiddetin ve tecavüzün yaşandığı ülkelerin başında Afganistan, Pakistan, Hindistan ve körfez ülkeleri gelmektedir. Dikkat edilirse Türkiye’deki birçok dini cemaatin özlemle baktığı bu ülkeler Müslüman yoğunluğu fazla, şeriî yapıya sahip olan ülkelerdir. Tarikatların, şeyhlerin, mollaların cirit attığı bu ülkelerde dini cemaatler bu gibi olayları sorgularken, “kadın açık mı giyiniyordu kapalı mı giyiniyordu”, “tahrik var mıydı yok muydu” gibi sorularla kadın vücudunu tecavüze kapı aralayıp aralamadığı üzerinden tartışılıyor…

Türkiye’de yaşanan siyasi ortamda kadın ve aile yaşamı üzerine kullanılan ifadelerle kadının toplumsal hayattaki rolünün nasıl olması gerektiği üzerine bir sürü izah yapılmakta. “Kadın üç çocuk doğurmalı, sezaryen yapmamalı, evinde oturmalı, ev işi yapmalı, tecavüz çocuğuna devlet bakmalı, kürtaj suç olmalı, kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum…” gibi daha birçok izah ile kadının toplumdaki yeri, bilinçaltlarında uyumakta olan kadın algısının dışa vurumudur diye düşünüyorum. Muhafazakâr değerlere kendilerini sözde adamış siyasi yapının iktidarı boyunda kadın cinayetlerindeki artışını bizlere izah etmeleri gerekir.

İnsanların yatak odalarına kadar girip kaç çocuk yapması gerektiğini söylemek bir yana dursun, bir devlet adamının bu çocuklara hangi koşulda bakılabileceği, nasıl bir gelecek vadedecekleri, hangi hakları verebilecekleri konuları ile meşgul olması çok daha elzemdir. Siyasilerin vatandaşa nasıl daha fazla müreffeh bir hayat verebileceği ve ailenin çocuğa sahip olmadan önce gelirinin çocuk büyütmede yeterli olup olmadığı konularına daha fazla kafa yormalılar diye düşünüyorum...

Türkiye’nin yaşadığı bu son durum, laik sistemin sapıkları tarafından oluşturulmuş değil aksine sözde muhafazakâr toplumda halkın dini ihtiyaçlarına cevap veremeyen din hocası (tüccarı) geçinen taifenin de sorumluluğa giren bir durumdur.

Total Pageviews