Feb 21, 2015

Laik sistem mağduru (?)


Laik sistem mağduru edebiyatı son çıkışını kadın tecavüzüne de bağladı. Laik sistem Cumhuriyet’in ilan edilmesinde, sistemin içerisinde neyi öngördü: Türkiye, tarikatların, şeyhlerin, mollaların yönetimi veya bu gibi etkenlerin yönetime direkt etkisinden arındırılması aynı zamanda da belirli bir dini ekolün veya çoğunluğun felsefesinde de hareket etmemesi gerekli görüldü. Peki, neden bu gerekiyordu?...

Şu dönemde Türkiye’de büyük veya küçük çaplı yüzlerce dini gurubun varlığı bir realitedir. Toplum, milli, dini veya içtimaı sebeplerden ötürü kendi görüşlerinin muhafaza edildiği bir guruba, tarikata, derneğe, vakfa yakın durmak isteyebilir. Dünyanın hemen her yerinde muasır medeniyetlerde dahi çok aşırı insanların bulunduğu cemiyetler, tarikatlar mevcuttur. Scientology, Evangelizm, Moon Tarikatı gibi daha yüzlerde spiritualist amaçlara hizmet eden, hatta Neo-Naziler gibi ırkçı temelli görüşleri savunan cemiyetler toplumun her merciinde bulunan insanlardan oluşmaktadır.

Türkiye’de ise genel olarak dini cemaatlerin hakim olduğu topluluklar baş gösteriyor. Bu cemaatlerin bazıları kendi dini görüşlerini iktidara taşımada sistemi bir araç olarak kullanmak istemekte, ifadelerinde sistemi alaşağı etme gayreti vereceklerini, şeyhinin veya tarikat önderinin nasıl bir Türkiye hayal ettiğini bağlı bulunduğu cemaatlerine anlatmaktadırlar. Sistemdeki aksaklıklarının eleştirmesinden bahsetmiyorum.

Genelde birçok düşünür Hulafa-i Raşidin döneminin aslında bir cumhuriyet rejiminin tezahürü yani seçim ve ehliyet-liyakat kurallarının esas alındığı bir dönem olarak kabul ederler. Cumhuriyet yani cumhurun görüşü, seçim ile denetlenebilir mekanizma içerisindeki görevi hukuk kurallarınca sabit olan sistemdir.  Günümüzde ne kadar bu anlayış işlemekte tartışılması gerekiyor. Hâlbuki manevi değerleri üstün tutacağını iddia ederek başa gelenler “Hz. Muhammed (sav)’in adaleti gözetmede kızı Hz. Fatma bile olsa ceza uygulamadan çekinmeyeceği” bu adalet anlayışını ne kadar uygulayabilecek bir dini algıya sahipler düşünmeden edemiyorum…

Türkiye’de en son yaşanan Özgecan olayı ve ardından kadın cinayetleri, tecavüzleri üzerine konuşulurken bir kişinin sosyal medyada kullandığı “sistemin yarattığı sapıklar” ifadesi gerçekten düşünülmesi, tartışılması gereken bir psikolojik dışavurumdur. Toplumda hiç de azımsanmayacak sayıda radikal laik sistem eleştirisi yapan guruplar, insanlar, hatta siyasi liderler kadının toplumdaki rolünün ve yerinin nasıl olması gerektiği üzerine konuşmalar yapıp, kendi ruh dünyalarında çizmiş olduğu kadın algısı ile belirlemeye çalışmaktadır. Toplumda bir karşılık bulması muhtemel olan bu çıkışlar ata-erk düzende çok acı sonuçlar doğurabilmektedir.

Sosyal medyada kullanılan şu ifadenin toplumda nasıl bir karşılık bulduğuna dikkat çekmek istiyorum. Laik sistemde insanların ne giydiğine karışılamaz. Sosyal doku itibariyle, geleneksel veya ideolojik açıdan görüşü her ne olursa olsun, dindar, ateist, Hristiyan, Müslüman imajları bir kesimin (bu kesim çoğunlukta bile olsa) diğer bir kesim üzerinde tahakküm kurmasını, elimine etmesini makul göstermez. Bu anlayış ne dini bir referans bulabilir ne de ahlaki bir tavrın sonucu olarak görülebilir. Ki laik sistem içerisinde yaşayan Anadolu halkı ananeye uygun olarak çeşitli bölgelerde bu tavrı korumaktadır. Antalya’da veya İzmir’de yaşayan bir birey, Erzurum’da yaşamak istediğinde nasıl bir sosyal doku içerisinde bulunduğunu bilir ve bu duruma uygun hareket edebilecek bir tavır sergiler. Dünya’nın her yerinde bu durum söz konusudur.

Toplum içerisinde mini etekli dolaşan bir kadına karşı yıllardır birçok dini gurup tarafından eleştiri okları yöneltildi belki de bunun ötesinde kapalı kapılar ardında ölüm fetvası verebilecek bir anlayışı hep kendi dünyalarında korudular. Mini etek giyen bir kadın kendi değer dünyasını yaşamakta, toplumun da buna saygı göstermesi gerekmektedir.  Aksi takdirde kendi kılık-kıyafet sistemini dayatan, kendisi gibi düşünmeyenin barınamayacağını deklare eden bir düzende toplum olma bilinci yitirilir.

Kozmopolit şehirlerin çok kültürlülük yönü daha ağırdır. Taşranın da bunu kabul etmesi daha zordur. Toplumun kalıplaşmış gelenekçi yapısını zedelememenin ötesinde ortak yaşamanın zorunluluğu, karşılıklı saygı, acıların, sevinçlerin ötekileştirilmeden paylaşılması toplum olabilmenin ön koşullarındandır.

Sistem sapık insanlar üretmez… Bunun bir örneğini şu istatistik verileri bakarak daha iyi anlayabiliriz. Dünya’da en fazla kadına yönelik şiddetin ve tecavüzün yaşandığı ülkelerin başında Afganistan, Pakistan, Hindistan ve körfez ülkeleri gelmektedir. Dikkat edilirse Türkiye’deki birçok dini cemaatin özlemle baktığı bu ülkeler Müslüman yoğunluğu fazla, şeriî yapıya sahip olan ülkelerdir. Tarikatların, şeyhlerin, mollaların cirit attığı bu ülkelerde dini cemaatler bu gibi olayları sorgularken, “kadın açık mı giyiniyordu kapalı mı giyiniyordu”, “tahrik var mıydı yok muydu” gibi sorularla kadın vücudunu tecavüze kapı aralayıp aralamadığı üzerinden tartışılıyor…

Türkiye’de yaşanan siyasi ortamda kadın ve aile yaşamı üzerine kullanılan ifadelerle kadının toplumsal hayattaki rolünün nasıl olması gerektiği üzerine bir sürü izah yapılmakta. “Kadın üç çocuk doğurmalı, sezaryen yapmamalı, evinde oturmalı, ev işi yapmalı, tecavüz çocuğuna devlet bakmalı, kürtaj suç olmalı, kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum…” gibi daha birçok izah ile kadının toplumdaki yeri, bilinçaltlarında uyumakta olan kadın algısının dışa vurumudur diye düşünüyorum. Muhafazakâr değerlere kendilerini sözde adamış siyasi yapının iktidarı boyunda kadın cinayetlerindeki artışını bizlere izah etmeleri gerekir.

İnsanların yatak odalarına kadar girip kaç çocuk yapması gerektiğini söylemek bir yana dursun, bir devlet adamının bu çocuklara hangi koşulda bakılabileceği, nasıl bir gelecek vadedecekleri, hangi hakları verebilecekleri konuları ile meşgul olması çok daha elzemdir. Siyasilerin vatandaşa nasıl daha fazla müreffeh bir hayat verebileceği ve ailenin çocuğa sahip olmadan önce gelirinin çocuk büyütmede yeterli olup olmadığı konularına daha fazla kafa yormalılar diye düşünüyorum...

Türkiye’nin yaşadığı bu son durum, laik sistemin sapıkları tarafından oluşturulmuş değil aksine sözde muhafazakâr toplumda halkın dini ihtiyaçlarına cevap veremeyen din hocası (tüccarı) geçinen taifenin de sorumluluğa giren bir durumdur.

Jan 31, 2015

Aidiyet Duygusu


Geçen gün Cumhurbaşkanlığı kortejine destek için toplanan AKP'li gençlerin taşıdığı bayrakların hangi Türk devletine ait olduğu hakkında bir bilgisi olmadığı görüldü. Bu gençlerin kendilerini bu siyasi davaya addettikleri şekilde de olsa görülüyor… Aslında bunun altında oluşturulan psikoloji, sorgulamadan, düşünmeden yapılan bir eylemin getirisi veya götürüsü üzerine olmalı… Bu çıkışın getirisi Batı’nın hegemonyası altında ezilen günümüz İslam dünyasına yeni bir şahlanış imajı vermek ve bu davayı da tarihle yaşamış Türk imparatorluklarının yayılmacı politikasına bağlamaktır. Aslında kastedilen travma etkisi tam da budur! Travma diyorum çünkü halkın gündelik yaşam savaşına bunların hiçbir kazancı ve etkisi yoktur.

Günümüz dünyasında imparatorluk anlayışı çömüştür. İmparatorluk algısı artık yayılmacı ekonomik rekabet anlayışına dönüşmüştür. Bir marka veya kurumun dünyanın farklı lokasyonlarında hatta sanal olarak yaşayabilme alanı oluşturması esasına dayanıyor yeni dünyanın imparatorluk felsefesi… Facebook gibi bir şirketin 1 milyarın üzerinde bir halka ulaşması demek yeni dünyanın bir numaralı imparatoru olmak anlamına gelir. Toprak merkezli bir imparatorluk sevdası yayılmacı pazara arayışına başlandıktan sonra bitti. Yeni dünyanın yeni imparatorları ise, Apple, ExxonMobil, IBM, Microsoft gibi şirketlerdir. Sanayi imparatorları da yerini sanal devlere bıraktılar…

Günümüz Türkiye’sinde romantik, lider merkezli bir siyaset anlayışı hakimdir. Bir liderin etrafında toplanmanın ötesinde her söylediğini kabul etme, itiraz edememe, eleştirememe mekanizması işler. Türkiye siyaseti, bakan, milletvekili, müsteşar, genel sekreter gibi statülerin tek başına hiçbir şey ifade etmediği, bunlar arasındaki ilişkilerin menfaat silsilesi içerisinde sürdürüldüğü bir ortamdır. Hesap verilebilirlik anlayışının ötesinde yargı organlarının bir zümrenin elinin altında olması için çalışan bir sistemdir. Belirli merkezlerin idaresinde gerekli yapılanmaların oluşturulması esastır.

Hâlbuki kişiler kendi uzmanlığı ve gayretlerini sergilerken diğer üst bir yapının yardımına ihtiyaç duymadan, yani adamcılık veya parazitçilik felsefisinden ayrı bir devlet mekanizmasının işlemesi gerekir. Batı demokrasisi bu yüzden istikrarını koruyabilmiş birlikler oluşturabilmiştir. Koltuk siyasetinin ötesinde, o koltuğun yasalar çerçevesinde nasıl kullanılması gerektiği, denetlenebilirliği, yargılanabilirliği ile demokrasiye sahip bilinci korunmanın önemi ile mümkündür. İşte o zaman AİHM, Avrupa Birliği Uyum Paketlerine ihtiyaç duyulmayacaktır.

Değer aşılamanın kolay olmadığı bir ülkede siyaset romantik havadan nemalanmayı bırakmayacak gibi görülüyor. Romantik siyaset ucuz siyaset yöntemidir. Hz. Muhammed’in bir kişide lider olmanın vasıflarını sayarken, yalan söylememesi, hatta namazı veya orucunun kişileri olumlu anlamda yanıltmaması, dindar görünmenin aksine insanlar arası ilişkilerinin nasıl olması gerektiği üzerine durur. Dini değerlere hassas insanların lider seçerken kişinin dini argümanı siyasi çıkarları için kullanıp kullanmadığını çok iyi anlaması gerekiyor. Aksi takdirde ‘Allah ile aldatan’ bir konuma geliniyor…

Türkiye koşullarında halkın yaşam standardına bakılarak nasıl bir duygu içerisinde siyasi irade kullandıkları açıktır. Aidiyet duygusu içerisinde siyaset, sosyal meselelerin çok çok ötesinde bir seyirde devam etmesi, kendisine yer tayin etmesi, halkın çıkarlarını ötelemesi ve geçmişi kıyas ettirmenin ötesine gidemeyecektir.

Hâlbuki siyasetin asıl amacı halkın sıkıntılarının giderilmesinde bir araç olması gerekmiyor muydu?

Sağ ve sol marjlı bir siyasetin ötesinde insani değerlerin üstün tutulması gerekmiyor mu?

Total Pageviews