Aug 18, 2011

Tarihin en kanlı toprakları: Ortadoğu

Ortadoğu coğrafyası tarihin her döneminde kargaşaların ve çatışmaların merkezi oldu. Zengin akarsu havzalarına sahip olan bu coğrafyanın getirdiği bolluk aynı zamanda bu topraklarda zengin bir kültürel yapıyı da beraberinde getirmiştir. Tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapan bu topraklarda yaşanılan her gelişme, ardından savaşları da beraberinde getirmiştir. Mezopotamya bölgesi olarak anılan bu coğrafyada yazının tarihte ilk kez burada kullanılmış olması bu toprakların kültür tarihi açısından ne derece önemli olduğunu bizlere göstermektedir.

Ortadoğu toprakları sadece Mezopotamya havzası ile sınırlı olmayıp, güneyde Arap yarımadasından kuzeyde Güneydoğu Anadolu sınırlarına kadar uzanır. Bununla birlikte bazı araştırmacılar Anadolu topraklarının tamamını bu hat üzerine katmak isterler. Mısır ve İran bölgeleri de Ortadoğu topraklarını tanımlar. Genel ifade ile Ortadoğu coğrafyasının merkezi Mezopotamya bölgesidir.

Ortadoğu bölgesi aynı zamanda birçok dinin, tarikatın ve çeşitli siyasi düşüncelerin de merkezi sayılmıştır. İlkçağ uygarlıklarının dini ritüelleri genelde pagancılık düşüncesindeydi. Semavi dinlerin gelmesi ile birlikte bu putperest kültür terkedildi. Kutsal kitaplarda bildirilen birçok hadise bu topraklarda cereyan etti. Hz. Nuh'un kavmini azgınlıktan kurtarmak için yaptığı gemi burada inşa edildi. İbrahimi dinler olarak bilinen Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet de bu topraklarda taraftarlarını topladı.

19. yüzyılda yaşanan bilimsel keşifler ile birlikte sanayi hammaddesinin en önemli yakıtı olan petrolün bulunması artık savaşların toprak eksenli işgal düşüncesinde kalmayıp ülkelerin sahip olduğu yeraltı zenginlikleri de elde etmenin yolları aranmaya başlanmış oldu. Petrolün sanayi hammaddesi olarak kullanılması gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomilerinin bu kaynağa sahip olmak için birçok yolu denemelerine neden olmuştur. Petrol birçoğumuzun bildiği gibi Ortadoğu devletlerinin bir numaralı ihracat hammaddesidir. Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinin en önemli nedenleri arasında sömürge rekabetinin hız kazanması ve zengin yeraltı kaynaklarına sahip bu ülkeleri bir şekilde kontrol altına almak düşüncesi yatar. Ekonomik rekabetin hız kazandığı Batıda yeni kaynakların bulunması ve idare edilmesi birçok devlet adamının birinci politikası haline gelmiştir. Ortadoğu'nun gelecekte kaderinin belirlenmesi de hep bu politikaların ürünü olarak çeşitli tarihlerde, savaş, sindirme ve bu ülkelerin idarecilerine dolaylı yoldan etki etme düşünceleri her dönemde karşımıza çıkacaktır.

Ortadoğu coğrafyasında bilinen en eski semavi dini Hz. Musa ile gelen Musevilik'tir (Bazen bu terim Yahudilerin dini olarak da kullanılır.). Yahudiler çeşitli kimlik özellikleriyle veya güçlü kültürleriyle bu coğrafyada yaşamış ve hâlâ bu coğrafyanın çeşitli yerlerinde yaşamlarını ikame etmektedirler. Yahudilerce kutsal ve Tevrat'ta vaadedilmiş olarak bildirilen bu topraklar Mısır'dan Güneydoğu Anadolu havzasına kadar uzanan coğrafyayı teşkil etmektedir. Kudüs'te bulunan Ağlama Duvarı ve yıkılan Hz. Süleyman'ın Mabedi'nin burada oluşu Yahudilerin bu toprakları himaye etme düşüncesi her zaman bir ideal oldu. Tarihi Kudüs (Jerusalem) şehri Yahudi inancında olduğu kadar İslamiyet ve Hıristiyanlık'ta da kutsaldır. Hz. İsa tebliğini ilk kez bu topraklarda yapmıştır. Hz. İsa, yine Yahya tarafından Şeria Nehri'nde vaftiz edilmiş ve havarilerini Kudüs'te toplamaya başlamıştır. Hıristiyanlığın bu topraklarda doğmuş olması birçok yahudiyi ürpertti. Ortadoğu tarihine baktığımızda Roma İmparatorluğu sınırlar içersinde gelişen Hıristiyanlık bu toprakların gelecek yüzyıllarda nasıl şekilleneceği konusunda bize bilgi vermektedir. Hıristiyanlık ilk yıllarında birçok şehit vererek gizlilik içersinde, Roma topraklarının önemli şehirlerine kadar ilerledi. Hıristianlığın resmi bir din olarak kabul edilmesi yaklaşık üçyüz yıl sonra İmparator Büyük Konstantin'in eliyle gerçekleşmiştir. Doğu Roma'nın pagan kültürden sıyrılması ile bu yeni din hayatın birçok alanına egemen olacağı anlamına geliyordu.

İslamiyetin yükselişe geçmesi ile birlikte Ortadoğu toprakları Perslerin ve Romalıların elinden alınmış oldu. Bu geniş coğrafya artık yüzyıllar boyunca müslümanların eline geçmiş olacaktı. Bu düşünceye şiddetle karşı çıkan Batı Roman'ın dini kalesi Vatikan, bir dizi saldırı ile bu toprakları tekrar almak istedi. Tarihte Haçlı Seferleri olarak bilinen bu saldırılar dini bir merkez tarafından idare ediliyordu. Bunun sonucunda birçok Romalı ve müslüman asker hayatını kaybetti. Neticede Papanın bu çabaları sonuçsuz kaldı.

Ortadoğu'nun en gizemli halklarında biri olan yahudiler çeşitli dönemlerde yürütmüş olduğu faaliyetler neticesinde kutsal Kudüs'ten çıkarılıp dünyanın çeşitli yerlerine dağıtılmışlardır. Diğer taraftan yahudiler bu topraklardan çıkarımalarını hazmedemeyerek birçok alanda faal olmaya adeta yemin etmişlerdi. Bugün yahudi topluluklarına baktığımızda sosyal hayata tamamen adepte olmuş bir şekilde binlerce yıllık düşüncelerine sadık, birçok kurum ve kuruluşlarda faaliyetlerini sıkı bir şekilde sürdürmektedirler. Günümüzde yahudiler dünyanın heryerinde hayatlarını sürdürmektedirler. Yahudiler, Vaadedilmiş Topraklar'a (Arz-ı Mev'ud) tekrar dönme umutlarını hiçbir zaman yitirmediler. Bunun için her dönemde etki altına aldıkları toplumları siyasi ve sosyal alanda etkilemeyi başarabilmişlerdir.

Yahudi göç haritası
Yahudileri tekrar Kutsal Topraklar'da toplanması fikri, sistemli bir politika olarak Theodor Herzl ile
birlikte gündeme getirildi. Theodor Herzl siyonizmin politik babası olarak kabul edilir. Fakat Herzl'in yapmak istediği bununla sınırlı değildi. Yalnız yahudileri Kudüs'te toplama düşüncesi ile ortaya çıkmamış, din merkezli olmaktan ziyade seküler ve ulusal bir düşüncede bu görüşlerini hayata geçirmeyi başarmak istemiştir. Sadece Siyon topraklarının kutsallığı değil bununla birlikte aşırı bir ırk üstünlüğü düşüncesine dayanan bir politikanın izlenmesiydi. Hatta birçok teorisyen de Nazilerin yahudi kıyımının ardında çeşitli ideolojik sebeplerin olduğunu ve bir yahudi ulus devletinin kurulması için bu olayların yaşanması gerektiğini ve planlı olarak yürütüldüğünü ifade etmektedirler. Siyonistler aslında yahudileri göçe zorlayarak meşru zeminde bir devletin kurulmasına olanak vermiş oldular. Bugün İsrail'in resmi politikası, dünyada milyonlarca dindar yahudi tarafından çok ağır bir şekilde eleştirilmektedir. Yürütmüş olduğu kanlı eylemlerin hiçbir şekilde din ile bağdaşmayacağı yine İsrail'de yaşayan birçok haham tarafından dile getirilmektedir.

Ortadoğu coğrafyası, tarihinde en sükunetli yıllarını Osmanlı İmparatorluğu'nun hakimiyeti döneminde yaşadı. Osmanlı yönetimi boyunca bölge, istikrarlı ve çatışmalardan uzak bir politika ile yönetilmiştir. Osmanlı, hıristiyan, musevi ve müslüman halkları uzun yıllar boyunca etnik kimlik anlayışından uzak bir şekilde bir arada barış içersinde yönetmeyi başarabilmiştir. Fransız devriminin getirmiş olduğu milliyetçilik akımı ve ulus-devlet anlayışı bu topraklarda yaşayan halkları bir bütün olmaktan çıkarıp onları küçük devletler olarak varolmaya itti. Birçok yabancı tarihçinin dile getirdiği Osmanlı'nın Ortadoğu'da yürütmüş olduğu politikada hiçbir topluluk dininden veya milletinden dolayı herhangi bir üstünlüğe sahip varolmamıştır. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte hazırlanan senaryolar neticesinde bölge halkları aynı kültürel değeri paylaşmasına rağmen suni bir bölünmeye maruz kalmışlardır. Bu tarihten itibaren bu coğrafyada yaşayan halklar hiçbir zaman kendi kaderini çizecek bir duruma gelmemişlerdir.

Osmanlı'nın bu topraklardan çekilmesi ile birlikte anarşi ve terör başlamış oldu. Siyonistlerin uzun yıllardan beri kurmak istedikleri İsrail devleti Batılı devletlerin desteği ile kuruldu. 19. yüzyılda başlayan sistemli politikalar ile yahudi halkı, dünyanın birçok yerinden bu topraklara göçe zorlandı. Theodor Herzl'in önderliğinde kurulan siyonizm hareketi İngiliz bürokrasisini de arkasına alarak geniş platformda dile getirildi. Herzl, Osmanlı İmparatorluğu'nu bu harekete muhalif görerek daha da ileri giderek padişah II. Abdülhamid ile anlaşmaya çalışmıştır. Siyonist gizli teşkilatlanma 14 Mayıs 1948 yılında Dünya politikasını da arkasına alarak bugünkü İsrail devletini kurmuş oldu. Devletin, ABD ve Sovyetler Birliği tarafından tanınması ile birlikte, ardından bölge Arap devletleri İsrail'e savaş açtı. Savaş, ilk bakışta Arapların lehine gibi görünse de İsrail'in güçlü savunması ile birlikte savaş İsrail tarafından kazanıldı. İsrail, bu savaş ile birlikte topraklarını biraz daha genişletmiş ve bölgeye ağırlığını koymuş oldu. Bu İsrail devleti için ilk askeri ve siyasi zafer oldu.

İsrail kurulduğu günden bu yana birçok terör olaylarında yer alarak Gazze ve diğer bölgelerde Filistin halkına sistemli bir soykırım yapmaktadır. Ortadoğu'da hüküm süren İsrail hegemonyası Batılı devletlerin desteği dahilinde yürütülmektedir. Bugün Amerikan bürokrasisinde faal olan yahudi lobisi, hayatın birçok alanında, basından film endüstrisine kadar birçok şirketi bünyesine alan gizli bir güç olarak dünya politikasına yön verebilmektedir. Amerikan kongresine sunulan politik kararların bu yahudi lobilerince düzenlenmiş olması her zaman tartışılmıştır. Bununla birlikte bu kongrede, İsrail'in aleyhine hiçbir kararın çıkmaması gibi, İsrail ile sıkı ilişkilerin tesisinde bu lobiler köprü vazifesi görmektedir.

Ortadoğu'da barışın tesis edilebilmesi için yeni bir Osmanlı yönetim modelinin tekrar bu topraklarda uygulanması gerekmektedir. Müslümanlara yapılan zulümlerin arkasında yatan nedenlerin deşifre edilmesi ve gerekli önlemlerin alınması, birlik düşüncesinde tavır konulması çok önemldir. Tarihte liderlik rolünü üstlendiğimiz bu coğrafyada tekrar özlenen barışın ve adaletin sağlanması, Osmanlı'nın modern dönemdeki mirası Türkiye Cumhuriyeti'nin eliyle olacaktır.

*Abdullah Korkmaz

Aug 3, 2011

PKK ideolojisinin temeli Diyalektik Materyalizm'dir

Materyalizm nedir?

Materyalizm genel anlamı ile maddeyi mutlak varlık olarak kabul eden, Tanrı, ruh, sevgi gibi metafizik görüşleri kabul etmeyen, her şeyin temelinin yalnız maddeden ibaret olduğunu öne süren bir felsefi oluşumdur. Bu fikir, tarihin çeşitli dönemlerde ortaya atılmış olup, Allah'ın varlığını inkar etmek için çeşitli çevrelerce savunulmuştur. Eski Yunan filozofları tarafından hararetle savunulan bu görüş, sistemli olarak Aydınlanma Çağı düşünürleri tarafından tekrar gündeme getirilmiştir. Hegel, Hume, Feuerbach, Marx gibi dönemin en meşhur felsefecileri Materyalizmi çeşitli bilim dallarına uyarlamak istemişlerdir. Materyalist felsefede, sosyal olaylar, tarihi çıkarımlar, doğadaki tür çatışmaları, toplumdaki ideolojik çatışmalar gibi birçok olay ve durum gelişimin bir ürünü olarak görülmektedir. Tez-antitez-sentez düşüncesi maddeci bir çıkarım olup sosyal ve doğal hayatın bir sonucudur.

19. yüzyıla gelindiğinde yaşanılan birçok olay, materyalist felsefenin hayatın birçok alanında etkili olduğu düşüncesi çok güçlendi. Siyasi liderler rollerini bu düşüncede ispata kalkıştı. Bilimsel düşüncede ise doğa tarihinde evrim düşüncesi, sosyoloji alanında ise Marx'ın ön gördüğü teori komünizm, psikolojide ise Freud'un düşünceleri kabul gördü. Maddeci söylemde gelişen bu düşüncelerin temelinde evrende hiçbir mutlak güç yani Yaratıcının reddi yatmaktaydı. Sosyal ve doğal olgular yine sosyal ve doğal olgularla açıklanabilir deniliyordu.

Komünizm, Darwinizm'in doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan Faşizm dahi bu maddeci düşüncenin kitlelere empoze edilmesi ile yeni bir toplum yaratılmak istendi. Komünizm ilk bakışta insanlığın yararına geliştirilen bir düşünce olarak görülebilir. Fakat düşüncenin kökeninde yatan en önemli sorun insanlığın Yaratıcıdan tamamen arınması, istenilen koşulların sağlandığı takdirde insanların dini duyguları doğal olarak reddedeceği kanısı veriliyordu. Marx, dinin insanlar tarafından inşa edildiği ve tarihten bu yana böyle olduğunu ifade etmesiyle herhangi bir dini inanışı kabul etmediği anlaşılmaktadır. Böylece dini bir afyon olarak görmüş, insanların aydınlanması halinde bu uyuşukluktan kurtulacağını zannetmekteydi. Siyasi liderler bu düşünceden hareketle milyonlarca insanı tarlalarda zor koşullarda çalıştırarak verdikleri vaatlerin hiçbirini hayata geçirmemiş, halka çok büyük acılar çektirmişlerdir. Stalin, Mao ve Lenin gibi siyasi liderler düşünceleri gereği insanları gelişmiş bir maymun olarak görmüş, hiçbir manevi değere yer vermemiş ve milyonlarca insanı acımadan katletmişlerdir.

PKK Hareketi ve İdeolojik Yapılanması

PKK düşüncesinin lideri Abdullah Öcalan da kitaplarında sosyalist düşünce üzerinde olduklarını şu sözleriyle beyan etmektedir:

“Lenin 1900’de ne ise ben de 21. yüzyıl sosyalizmini temsil ediyorum, reel sosyalizmle savaşarak, emperyalizmle savaşarak yeni sosyalizmi inşa ediyorum.“ (Özgür Yaşamla Diyaloglar, s. 201)

PKK hareketi bazı insanlar tarafından yanlış bilinmektedir. Birçok insan bu hareketin Kürt kimliği adına yürütülen bir hareket olduğunu düşünmektedir. Hümanist düşüncede nasıl bir insan, insan olduğu için değerli olmayıp yalnız insani değerlerin korunması için oluşturulan belirli bir kesimin dikkatini ve desteğini almak için düzenlenmiş bir düşünce birliğidir; PKK hareketi de Kürt halkının değerlerini, maneviyatını ve dinini hiçbir surette kabul edemeyeceği bir yapılanmadır. Sözde Kürt halkının haklarını savunuyormuş gibi ortaya çıkmış olsalar da hangi düşünceye hizmet ettikleri aşikârdır.

Dindar Kürt halkının asla kabul etmeyeceği bu düşünce sisteminde Allah, din, maneviyat gibi kavramlar hiçbir zaman kabul edilmeyecektir. Abdullah Öcalan, bu konuda nasıl bir düşünceye sahip olduğunu şu sözleriyle izah etmektedir:

“Lise dönemlerinde büyük felsefi bunalımı yaşadım. Tanrı ile savaşı verdim, bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum.” (Özgür Yaşamla Diyaloglar, Ekim 2002, s. 257)

Allah'ı tenzih ederiz; kendisini Tanrı olarak görecek kadar küstah bir açıklama yapan Öcalan, ideal devlet sisteminin hangi düşüncede şekilleneceğini çok açık bir şekilde izah etmektedir.

Birçok insan PKK terör örgütünü tanımlarken yanlış ifadeler kullanmaktadırlar. Asıl üzerinde durulması gereken konu ise bu yapılanmanın adının açık bir şekilde ortaya konulmasıdır. PKK manevi duygulardan tamamen yoksun "Ramazan ayında bari yapmayın." gibi ifadelerinden hiçbir şekilde etkilenmeyen, yaptığı saldırıların medyada yankı bulmasını hedefleyen, şehit cenazelerine katılan üst düzey bürokrat insanların aciz durumundan çok memnun olan vahşi komünist, ateist bir örgüt olarak tanımlanması daha doğrudur. Yapmış olduğu güçlü propaganda ile birçok insanı kandırabilmekte, onlara kendi düşüncelerini dayatabilmekte, hiçbir insani duyguyu ön plana almadan yaptığı faaliyetler ile birçok bilgisiz insanı kendi safına çekebilmektedir.

Öcalan, yazmış olduğu kitaplarda manevi duygularla sözde alay etmekte ve kürt halkının müslüman olmasından çok rahatsız olmaktadır. Birçok defa da Murat Karayılan ifadesinde Zerdüştlükten övgü ile bahsetmektedir. Karayılan bir ifadesinde İslam'ı seçmenin bir ihanet olacağını şu sözlerle dile getirmektedir:

“Kürdistan toplumunda her zaman bir ihanet çizgisi varlığını sürdürmüştür. Özellikle İslamiyet`in Kürdistan`a girmesiyle beraber bu ihanetçi çizginin artık çığırından çıkmış olduğu ve kendisine meşru bir zemin yaratmaya çalıştığı bilinmektedir.”



İdeolojik eğitimden geçirilen terörist gurupları tam anlamıyla komünist gerilla hareketinin taktikleri
ile donatmaktadırlar. Milletimize düşen görev romantik izahlardan* sıyrılıp, PKK hareketine kesin çözümün güçlü bir anti-komünist ve anti-materyalist eğitimin verilmesi gerekmektedir. PKK hareketine vurulacak en büyük tokat ise bu yapılanmanın dininin yok edilmesidir. Materyalist temelli bu yapılanma manevi değeri yüksek güçlü ordumuzun desteğiyle yürütülecek fikri mücadele neticesinde çözüme ulaşılacaktır.

*'Romantik izah' olarak değindiğim bu konu hakkında düşünülmesi gereken bazı hususlar var. Birçok devlet adamı manevi değerlerden tamamen yoksun olan bu örgüte karşı çok yanlış ifadeler kullanmaktadırlar. ...Annenizin sıcak çorbasını için... yemek dağıtalım... gibi aciz ifadeler kullanmaktadırlar.


*Abdullah Korkmaz

Total Pageviews