Mar 19, 2014

Değersiz bir toplum ne getirir?

Biz değil miyiz çok fazla milli ve manevi değerlerle övünen hatta bu değerleri günümüzde bunca yoksul, eksik bilgi berikimizle; hiç bilmesek, okumasak da o tarihimizi...En azından genel bir bakış açısı edinmeye çalışsak; sanatı, dini (dinleri), felsefeye hakim olsak...

Bizde tarih anlayışı belirli günlerin önemi ile başlar...tarihi sadece bu günleri yad etmekten, hatırlamaktan hatta duygusal yoğunluğa girerek tarihi hayatımıza, milletimize isnat edilen birçok vasıfla yaşamaya çalışırız (?). Örnekler veririz...Kanuni'nin ne denli kanunlar çıkardığıyla...Hz. Muhammed'in hadislerini kullanarak hak-hukuktan bahsederiz. Yeri geldiğinde ise bu devirde de mi 'İslam' deriz...Eksiğiz, belki bu sömürü toplumu bizi bu hale getirdi. Hırslıyız hep daha fazla daha fazlası, makam, mevkii, itibar ve en üstte paraya hakim olmak...Aşkı bile mantığa oturtamaya çalışıyor hatta daha da ileri giderek evlilik sözleşmeleri hazırlıyoruz...Hiç kimse de "Biz kimiz?" kimin toplumuyuz...Hani bir Yunus Emre yetiştirmişti bu topraklar diyoruz ya...Çanakkale Savaşı'nda verdiğimiz manevi değerleri yüksek şehitlerimiz ile övünsek, diğer yandan da Avrupa Birliği'ne yaranmak için birçok şeyden taviz versek...Bunlar milli değerlerimize ne denli bağlı olduğumuzu gösteriyor...cüzi hadiseler birikiyor birikiyor sonunda da temel ana esasları tahrip ediyor...

Milletin tarihinden, tarih bilincinden uzaklaşması amaçsız, gayesiz bir toplumu doğuruyor. Bazı şeyleri biliyor, çok güzel izah ediyor fakat dünyevi hayatımıza tatbik edemiyoruz. Tarih her seferinde tekerrür ediyor fakat inadına devam diyoruz. Tarih yazılıyor çiziliyor ama tekrar tekrar usanmadan...Düşünmeyi belirli bir zümreye bağlıyor bireysel hiçbir şey yapamayacağımızı, ezileceğimizi, hor görüleceğimizi düşünerek ferdi hürriyetimizi başkalarının eline veriyoruz, fikri anlamda tabi ki...Fikir-düşünce daracığımızı sınırlandırıyor dayatılan ideolojiler çerçevesinde hayata bakıyoruz. Nedir bu faşizm, komünizm, demokrasi anlayışı ne zamanda kimler tarafından icat edildi, asıl gayeleri 'toplumu düzene koymak mı yoksa toplumu alt edip belirli zümrelerin egemenliği için oynanan bir oyun mu?' diyerek bir başkaldırı yapamıyoruz. Başkaldırı sadece iktidarı reddetmek değil, düşünce boyutunda tartışmak, hakkın ortaya çıkmasında rol oynamaktır. Belirli bir zümreye dahil olmadan birey olarak pasif olarak ama hakkın ortaya çıkmasında ufak da olsa rol oynamayı düşünmüyoruz.

Sadece tarih değil kaliteli toplumun kıstasları olarak görülen sanatta da yoksunuz. Sanatı kimden öğreniyoruz; magazin hayatını sanat ile eşdeğer tutmuşuz. Hayatın magazini bize neyi dayatıyorsa onun peşinden gidiyor; kültür hamili olarak gördüğümüz zevatın hayatlarını esas alıyoruz...Genel anlamda toplumda oluşabilecek kültür ve sanat anlayışı bizleri hangi noktalara taşıyacağını bir düşünelim...Sadece belirli sanat dallarında değil toplumun tamamında egemen olabilecek birçok farklı sanat türünün takip edilmesi, istek oluşturulması ve bu anlamda da sanat, kültürün getirisi olarak görülmeli topluma adanmalıdır.

Popüler kültürün sömürüsü hayatın her alanında...Popüler olanı alıyor, kısa süreliğine inanıyor değer veriyor ve karalanmış bir kağıt parçası gibi buruşturup atıyoruz...Kültürün inşasında toplumun bu hızı beni korkutuyor...Birikimi gündelik hayata indirgemişiz...Biriktirilen güncel söylemler, kelime dağarcığımızın ne kadar eksiklerle dolu olduğunu; bu hayatta tökezlemeden çalıştığımızı fakat hayatın bizleri buna zorladığı savunmasını yapabiliyoruz. İnsanlığımızdan bazen şüphe eder olduk...Düşünmeden kabul etmeyi, yaşamadan bilmeyi, tecrübe etmeden bir işe başlamayı, başkaları adına düşünmemeyi, ego tatmini ile konuşmayı, savunmayı, ispatlamayı seçiyoruz...

Hayatın gidişatında kendimizi nereye, hangi kefeye koyabileceğimizi bir de kendimize soralım bakalım...Kategorimiz kendi benliğimiz olsun...

Mar 13, 2014

Adil Yönetim

Adil yönetim anlayışını yüzyıllardan beri sorgulana gelmektedir. İdeal devlet düzeni birçok toplumda felsefi, dini veya meşru gelenek anlayışında günümüze kadar geliştirilmeye çalışılmış, bazı dönemlerde sekteye uğramış ve nihayetinde günümüz demokratik sistem içerisinde yer bulmuştur. İdeal devlet veya daha da aşırısı "ütopik devlet düzeni" günümüz toplumu için çok uç bir kavram olarak kalsa bile insanoğlu bunu arzulamaktan hiçbir zaman vazgeçmeyecektir.


Günümüz toplumu serbest piyasa ekonomisinin getirdiği yönetim düşüncesinde güçlü olan haklıdır anlayışı esastır. Bu anlayış tarihten bu yana birçok devlet ve topluluklarda kabul ettirilmiş hakim güçlerin esasıydı. Örneğin, Eski Mısır Firavunlarının veya Nemrudi kavimlerin kendilerine Tanrısal bir güç de atfederek yapmış oldukları bu yönetim, her işin temelinin üstün bir yaratıcıya dayandığı veya yaratıcının bizzat kendileri olduğunu meşruiyetinde lanse edilirdi. Halbuki bu düzene boyun eğmek tam anlamıyla Tanrının insanoğluna bir bahşiyatı olarak algılanmamalı; o dönem halklarının Tanrı kavramıyla uzaktan yakından bir alakasının olmadığı doyuranın, besleyenin yanında yer alma isteğidir. Bu düzenlere karşı bir tavır yine inancımız doğrultusunda Firavunlara Musa Peygamber, Nemrud'a da İbrahim Peygamber bir başkaldırı propagandası başlatmıştır. Adil yönetim ve gerçek inancın istediği de tam da böyle bir tavırdır. Hz. Muhammed Peygamber Mekke toplumunda adil düzenin sağlanmasında kendisine lakap olarak Muhammed'ul Emin lakabı verilmesinin aslında ilk olarak insanoğluna güvenilirlik ve adil olma vasfına sahip olunması gerekliliği vurgulanmaktadır.


Peygamberler tarihi boyunca insanoğlu ve peygamberler genel macerasında azgınlıkları, aşırılıkları, zulümleri ile birlikte anılagelmiştir. Peygamberleri insanoğlunu ıslah edici, üstün vasıflı, seçilmiş kişiler olarak bilmekteyiz. Birçok büyük sistemlerin, imparatorlukların ve devletlerin yıkılmasında da peygamberler rol oynamıştır. Azınlıkların, dışlanmışların, fakirlerin yanında yer almış, örgütlü ve hakkını koruyan bir toplum oluşturmaya çalışmışlar, Kutsal Kitaplarda da bunu esas gaye ve hedef olarak tatbik etmişlerdir.


Sosyal adaletin sağlanmasında birçok ileri demokratik devletler sadece belirli bir zümrenin haklarının diğer insanlara nazaran daha da ileri bir konuma getirmişlerdir. Burada demokratik kavramını sadece halka verilen seçme-seçilme hakkına sahip olunması ve göstermelikte olsa anayasada herkes kanun önünde eşittir maddesinin yer alması açısından kullanmak istedim.
Sosyal adalet tam anlamıyla tüm bireylerin aynı amaç doğrultusunda hiçbir fikir ve zümrenin imtiyazlı olmadığı, toplum içerisinde halkın örgütlenmesi ve adalet bilincinin toplum tarafından korunması, yekvücut olması esasına dayanmalıdır.
Bugün toplulukların, cemaatlerin, yandaşların çevirmiş olduğu bu düzende iktidarın, adaleti kendi çıkarları doğrultusunda kullanması nasıl bir düzensizlik ise bu düzene tam anlamıyla karşı güçlü bir duruş sergilemeyen veya görmezden gelen halkın da o derece sorumsuzluğunu göstermiş olur.

Bir devlet adamının veya parti teşkilatının menfaatleri doğrultusunda medyayı etkilemesi, iş adamlarının gözünü korkutması, ticari çıkarlar için bağlı bulunduğu kurumu kullanması, iktidar gücünü kullanarak birçok imtiyaz ve çıkar elde etmesi, dindar halkın oylarını dini kullanarak alması, muhaliflerini türlü şantajlarla ve davalarla korkutması, muhalefet partilerine gözdağı vermesi, internet yasası çıkararak aleyhinde daha fazla çıkabilecek ses kayıtlarını engellemeye çalışmasının yanı sıra iktidarlık süresince elde edilen birçok ses kayıtlarını kullanıp önünün açılması için çalışılması gibi birçok suç teşkil eden bu olaylara milletin dur demesi ve kişiyi ve kişileri kanun önünde hesaba çekmelidir.


İbn-i Haldûn da devlet yönetiminin esaslarını ve yönetici vasfını üzerinde bulunduran kimselerin nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda şu önemli tespiti yapmıştır:
“Devletin (Hükümdarlığın) hakikati, insanların sorunlu olarak bir araya gelmeleri ve yine onu gerektiren şeyin de insanların öfke ve hayvani eserlerinden ikisi olan (başkalarına) üstün gelmek (onlar üzerinde) hakimiyet kurmak olduğuna göre, genellikle devletin başındakilerin yönetimi de haktan uzak olur ve yönetimi altındaki insanları fakirlik ve yokluğa düşürür. Çünkü çoğu zaman onlara, kendi amaçları ve arzuları uğruna, güçlerinin yetmeyeceği ve üstesinden gelemeyecekleri işler yükler. Yine bu işler, önceki ve sonraki hükümdarların amaçlarının değişmesine bağlı olarak farklılaşır ve sonuçta onlara itaat etmek zorlaşır. Böylece kaosa ve katliamlara yok açan bir asabiyet gelir.” (İbn-i Haldun, Mukaddime, I.cilt, Yirmibeşinci fasıl s:269)

Hz. Muhammed'in dini kaidelerin dünyevi hırslar için bir referans olamayacağını ve bazı vasıflara sahip olunmadan da dini ibadetlerin hükümsüz olduğunu anlatan bir sözünü paylaşmam yerinde olacaktır.
“Kişinin namazına, orucuna bakmayın; konuştuğunda, doğru konuşup konuşmadığına, kendisine emniyet edildiğinde, güvenilirliğini ortaya koyup koymadığına; dünya kendisine güldüğünde, takvayı elden bırakıp bırakmadığına (menfaat anındaki tavrına) bakıp öyle değerlendirin.” (Kenzul-Ummal, h. No: 8435)
“Kişinin namazı, orucu sizi aldatmasın. Dileyen oruç tutar, dileyen  namaz kılar. Fakat güvenilir olmayanın dini de olmaz.” (a.g.e., h. No: 8436)
Hz. Muhammed bağlı bulunduğu cemaatine ve günümüz Müslüman toplumuna, yönetimde, sosyal ilişkilerde dindar çalışmaya görünmenin veya dindarlığını kullanarak çıkar elde etmenin dine mal olamayacağını, bu davranışın da diğer insanları aldatmak için bir malzeme olarak kullanılamayacağını ve Müslümanların buna kanmamaları gerektiğini bizlere haber vermektedir.
Aksine, dürüstlüğüne, adaletine ve iyi bir insan olma vasıflarına sahip olup olmadığına bakılması gerektiğini söylemektedir.

Total Pageviews