Aug 26, 2014

Ahlaki Değer Siyaset Üstüdür

Türkiye’de bir dönem sağ-sol düzlemde bir politika yürütüldü. Bugün ise sağ partinin veya sol partinin tam olarak ne istediği, felsefesi, ideolojisi anlaşılamamakla birlikte aynı düzlemde iki kutup siyasi oluşumun ne yazık ki ülke menfaatlerine uygun bir uzlaşı tavrı da mümkün olamamakta… İktidar otoritesini daha da artırmanın gayretiyle önünde kapalı kapı, hiçbir engel olmadığı kanısında; bununda çıkış noktasını sandıkta aramakta… Attığı her adımı halkı göstermenin peşinde, sandığı yani iktidar gücünü bu mekanizma içerisinde kullanmaktadır.


AKP oylarının yüzdesi ele alındığında bir iki seçimle yerelde %43 son genel seçimde ise %49’luk bir oran karşımıza çıkıyor. Evet, bu bir siyasi başarıdır. Fakat siyasi başarıların geri planına baktığımızda romantik havada putlaştırılan bir liderin her yaptığını makul gören bir halk kitlesi yaratıldığı ve hiçbir muhalif tavrın kabul edilmediği bir anlayışa sürüklenmiştir. Bir siyasi parti liderinin meydanlarda fikir ve düşünce insanlarına hakaretler yağdırmasına alkışlarla arka çıkılmasının arkasında psikolojik bir harbin yürütüldüğü anlaşılır. Türkiye siyasi tarihinin hiçbir döneminde insanların meydanlarda hedef gösterildiği “sahte peygamber”, “alim müsveddesi” (ki bu kişiyi yıllardır övdünüz), “aşağılık kadın” gibi ifadelerin arkasında duran bir halk yığını görülmedi. Bu ifadeler belki de Hitler, Mussolini, Mao dönemlerinde muhaliflere karşı kullanıldı.

Dindar gençlik ifadesi bana hiçbir şey ifade etmiyor. İnsanlar dini duyguların ifadesinde öyle bir gençlik yaratacağız ki bunlar “AKP dindarlığının gelişmesini sağlayacak, büyüyecek ve daha da büyüyeceğiz” felsefesine uydurulmak isteniyor. Bunlar sadece AKP değerleri ile dindar olacaklar, eleştirmeyecekler, yeri geldiğinde ses çıkarmayacaklar, üstleri tarafından papaz elbisesi giymeleri istenirse ona uyacaklar, yani dini değerler onlar için çalışacak, onlara itaat edecek… Böyle bir dindarlık, değersiz, aşağılanmış bir din anlayışı ve bu yığınları münafık, çıkarları için yaşayan bir hale getirecek…

Siz belki %99 bir oyla sandıktan çıkabilirsiniz. Halkın kurtuluşunu kendinizde gösterebilir, reklamınızı çok iyi pazarlayabilirsiniz. Diğer %50’lik durumu yok sayabilirsiniz. Önünüze çıkabilecek engelleri kin ve adavetle yok etmek isteyebilirsiniz… Peki bu sizin haklı olduğunuzu gösterebilecek mi?

Değer aşılamaktan bahsetmek istiyorum;
Değer, insanların birbirleri arasından müşterek duygu alış verişi neticesinde oluşan durumdur. Anadolu coğrafyasında müşterek değer olarak görebileceğimiz birçok durum söz konusudur. İnsanların bir arada yaşama kültürü bu coğrafyada daha da güçlüdür. Komşuluk ilişkileri, akrabalar arası münasebetler her ne kadar azalsa bile yine de dünyaya oranla biraz daha ileridir. Bir parti düzeninde ise senden olmayana her zaman öteki gözü ile bakılır. Muhalefet anlayışı da böyledir. Muhalif asla sözlerine itibar edilmemesi gereken, eğer bu parti bağnaz ve benci zihniyette ise aynı karede görünmemek, tokalaşmamak daha da eftaldir. Bugün bu durum tamamen parti düzleminden taşarak halk düzlemine AKP ile sokulmuştur. Aslında 70’lerde sağ-sol çatışması bugün silahsız olmakla birlikte bağnaz, kültürsüz, değersiz bir çizgide radikal söylemlerle sürdürülmektedir. Bir muhalifin iyisine iyi demek ayıp olmuştur onların mecralarında…

Politika, demokrasi gibi kavramlar modern dönemde insanların birbirleri ile olan ilişkilerini, menfaatlerini düzene sokmak, tanzim ve tenkit yolu ile daha iyiye ulaşma gayretleri olarak görülmektedir. Politika iyiye ulaşmada bir çaba mekanizması olarak kabul edilecekse bunun dili-üslubu-tavrı yine modern insana yakışır bir şekilde müşterek konularda birlikte hareket etme, fikir alış verişi yapma, tenkit üslubunu iyi kullanmak gerekecektir. Siyasi tavrın her zaman meşru görülmesi bunun çıkış noktasının seçim ve sandık olacağı anlamına gelmesi büyük sorunları da beraberinde getirecektir. Kendi lehine yasa çıkarmak, istediği kurumu etkileyebilecek konuma gelmek, iktidar gücünü menfaatine kullanmak da halkın verdiği oy ile ölçülecekse bunun ötesinde çok farklı bir durum var demektir.

Biz eğer bir toplum hayal ediyorsak;
İnsanlar arasındaki kavgaları, kutuplaşmaları yaratacak bir duruma izin vermeyeceğiz. Yatıştıracağız. Sükut edeceğiz bazı duygusal durumlarda… Tekme, tokat atmayacağız…
Halkın menfaatine uygun kararlar alacağız. Kendi dünyamızı kurmayacağız. Halkın dünyasını genişletecek, kendimizi kurtarıcı olarak göstermeyeceğiz onların önünde…
Kini, adaveti, saldırganlığı öğütlemeyeceğiz milyonlar/yığınların önünde…
Sevgi toplantılarına gidip azarlamayacağız milleti, istemediğiniz yerden soru sorulunda terslemeyeceğiz gazetecileri, düşünürleri…
Bugün böyle, yarın böyle olacağız demeyeceğiz, istikrarlı olacağız, ne istediğimizi bileceğiz, on yılların vizyonunu ve düşüncesini çizeceğiz…İki günde on yılların düşüncesini değiştirmeyeceğiz, O gömleğin ağır yükünü çekeceğiz…
Öfkelenmeyeceğiz, kızmayacağız halka, onlara hizmet için o koltuğa getirildiğimizi bileceğiz, terslemeyeceğiz “senin oyun senin olsun” demeyeceğiz. O konuma layık olacağız…
Bunları uygularsak o zaman 76 milyonun reisi olma hakkını elde ederiz.

Aug 19, 2014

Zulüm Karşısında Tavır Almak…

Dünya üzerinde birçok millet adalet duygusunun yöneticiler tarafından hayatlarına tatbik edilmesini isterler. Adaletin tesisi için oluşturulan hukuk kuralları toplumsal uzlaşı ile mümkündür. Bir toplum veya yönetici sınıfı diğer toplulukların aleyhine karşı aldığı hukuki kararları belirli bir mekanizmada işletir ve uygularsa bu adaletin tesis edilmiş olduğu anlamına gelmez. Her toplumda haklı ile haksızın ayırt edildiği ve ceza mekanizmasının işlediği bir adalet anlayışı vardır. Adalet, aslında yaratılışta verilen vicdani duyguların yazılı ve tatbiki olarak toplum üzerinde hakim ve bağlayıcı olması ile mümkündür. İnsanların sahip olduğu değerleri ele alırsak bunların başında yaşamın devamlığı için adalet duygusunun tesis edilmesi zorunluluğu doğmaktadır. Yeryüzünde bulunan bütün dinlerin ve felsefi öğretilerin insanların adalet duygusuna hitap ettiğini bilmekteyiz. Nedir bu insanların ortak adalet anlayışları? İnsanların birbirlerinin haklarına tecavüz etmemesi gerektiği, haksız kazanç ve çalmanın olmaması, her bireyin diğeri ile eşit olması, gelire oranla vergi sistemi olması gibi…

Peki her hukuk kuralı adaleti doğurur mu? Firavun’un da bir hukuk mekanizması vardı. Yakın tarihte Hitler devriminin de oturduğu bir hukuk sistemi vardı. Bu zulmün meşru/resmi kanallarla belirlenen hukuk sisteminin içerisinde işletilmesi demek adaletin yaşatıldığı anlamına da gelmez. Günümüz hukuk dünyasında tartışılan en büyük sorunlardan birisi de insanlığın sahip olduğu adalet duygusunun meşrulaştırılmış hukuk kuralları ile bir dayatma mekanizması haline gelmesi ve toplum üzerinde bir tahakküm aracı haline dönüşmesidir. Kamu düzeninde meşru sayılan bu hukuk mekanizmasında halkın yönetime olan bağlılığı ve demokrasi söylemleri kullanılarak bir sistem oluşturulmaktadır.

Günümüzde ise adalet duygusunun zedelendiği birçok durumla karşı karşıya kalıyoruz. Fakat bunların da ötesinde siyasi mekanizmanın içerisinde yer alan insanların bu hukuksuz ve sindirme politikasına karşı bir tutum sergileyememeleri çok daha vahim bir durumdur. Adaletin tesisinde halkın kabul gördüğü değerleri yok saymak yöneticilik vasıflarında yer alamaz. Hz. Muhammed (sav) bir hadisinde bu durumu şöyle anlatmaktadır:

"Sizin üzerinize birtakım emirler, yöneticiler tayin olunacaktır. Onların dine uygun olan işlerini iyi bulur, uygun olmayanlarını ise hoş karşılamaz, tenkit edersiniz. Kim hoş karşılamaz, kerih görürse günahtan korunmuş olur. Kim de tenkit eder, onların kötülüklerine engel olmaya çalışırsa, kurtuluşa erer. Fakat kim de razı ve hoşnut olur, onlara uyarsa isyan etmiş olur." [1]

Bu durumun vuku bulması, adalet duygusunun birtakım kişilerin eline geçtiği anlamına gelmekte, belirli bir gurubu ve çalışmaların yok edilmesinde adavet ve kin duygusu ile hareket edildiğini göstermektedir.

Bir diğer hadiste ise insanların zalimin karşısındaki tutumunun nasıl olması gerektiği anlatılmaktadır:

"Şüphesiz ki insanlar zalimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah'ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsine umumileştirmesi yakındır." [2]
Bu hadiste insanların zalim bir düzen içerisinde yönetime devam edemeyeceği bildirilir. Bunun neticesinde ise gelecek felaketin umuma ait olacağı yani zulmü karşı ses yükseltemeyen halkın, ileri gelenlerin, yardımcıların vb. kişilerin tamamına bir ceza isabet edeceği ifade edilmektedir.

“Topluluklar nasıl bir yönetime layık ise o şekilde yönetilir.” düsturu her zaman dile getirilir fakat halkın yönetime dahil olması demokratik sistemin gereği ise yönetime getirmiş olduğu yönetici taifesini yine indirmek veya değiştirmek de kendi elindedir. Eğer zulümde devam ediliyorsa sorumluğu buna tavır alınmamasından kaynaklanır.  "Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın karşısında hakkı ve adaleti söylemektir. " [3] Her müslümanın haksızlıklar karşısında durması insani bununla birlikte dini bir görevidir.

Son olarak da bu ayette Allah, bir medeniyetin yok olmasında yöneticilerin payının ne olduğu, nasıl bir durumda oldukları bildirmektedir:

"Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve nimetle şımarmış elebaşlarına emirler yöneltiriz/onları yöneticiler yaparız da onlar, orada bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke/medeniyet aleyhine hüküm hak olur; biz de onun altını üstüne getiririz." [4]




[1] Müslim, İmare 63
[2] Ebu Davud, Melahim 17; Tirmizi, Fiten 8; Tefsiru sure (5), 17. Ayrıca bk. İbni Mace, Fiten 20
[3] Ebu Davud, Melahim 17; Tirmizi, Fiten 13. Ayrıca bk. Nesai, Bey'at 37; İbni Mace, Fiten 20
[4] İsra Suresi, 16

Aug 14, 2014

Toplumsal Ahlak

Dünyanın hemen hemen her yerinde insanlar toplumsal hayatın tanzim ve tamir edilmesinde genel ahlaki değerlere bağlı olmaları istenir. Bu değerleri yasalar ile korur. Adalet mekanizmasının içerisine dahil edilir. Yazılı veya yazısız olarak toplum bunu benimser ve uygular.

Doğuda Budizm ve Hinduizm, Batıda Hristiyanlık ve İslam, Afrika’da Animizm, Amazon’da yaşayan yerli halkların dinlerine kadar Dünyanın her yerinde insanlar topluluk olarak yaşayabilmesini bu ahlaki değerlere sahip olmalarına borçludurlar. Hatta bunu sadece dini değerlere indirgemek yanlış olur. Herhangi bir dini inanca mensup olmayan insanlarda da insani ahlak değerlerine sadık olarak yaşamaktadırlar. Yalan söylemenin, başkalarının malını haksız yere almanın, öldürmenin kötü bir davranış olduğu her toplumca kabul edilir.

Günümüz toplumunda ahlak veya etik değerlere sahip olmanın vicdani boyutunu ele alırsak birkaç konuda bunun nasıl algılandığını çözümleyebiliriz.

Vicdan, insanın insan olma güdüsünün veya iyilik duygusunun kendisinde yaşattığı bir ahlak çözümlemesidir. Her insanda olabildiğince iyiyi iyi görme, kötüyü de kötü bilme mekanizması var olduğu kanısındayım. Belki de insan yaratılmadan önce “Kâlû Bela” olarak bildiğimiz bu dönemde Allah’a verilen sözün kalpte tekrar hatırlanmasını biz vicdan olarak hissediyoruz. Vicdan her zaman doğruyu görmede veya hissetmede Allah’ın insana vermiş olduğu bir “ahlak mekanizması” olarak düşünülebilir.

Vicdani boyutta insanın sığınabileceği başka bir mekanizma da tercih yaparken Allah’ın yardımını istemesidir. İnsan tercih yaparken veya yaptıktan sonra “Kader” gerçeği ile hareket ediyorsa “tevekkül” eder ve bunun kendisini rahatlattığını söyler. “Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.” (Azhap Suresi, 3)

Tevekkül, imanlı insanların Allah’ın kaderde her şeyi bir hikmet üzere yarattığı ve kendisini yapacağı fiillerde koruyacağı veya en iyisini yaratacağı inancı demektir. İslam inancında insan yaptığı fiillerden mesuldür. İman etmek ise Allah’ı kabul etmektir. Yapacağı fiillerde ise kötü bildiğini kötü, iyi bildiğini iyi biliyorsa da Ehli Sünnet anlayışında Müslümandır. Velev ki kötülük yapsa bile bir gün tövbe etmeyi umuyorsa, ümidi varsa yine Müslüman olarak kabul edilir. Fakat “tevekkül” noktasında Müslüman Allah’ın kendisi için yaratmış olduğu kaderi inkâr veya ümitsizliğe düşüp “Allah’ın onu affetmeyeceği veya ıslah etmeyeceğine inanırsa” İslam dairesinden çıkar. Bu aslında İslam’ın iman esasları konusundandır. Tevekkülsüz yapılan iş veya tevekkülü etmeyi, hayrı istemeyi terk eden Müslüman da kader konusunda şüphe ediyor demektir. Bununla birlikte tevekkül anlayışı tedbir ile bir anlam ifade eder. Tedbirsiz yapılan işlerin neticesinde Allah’ın kendisini cezalandırdığını düşünmesi de abesi iştigaldir.

Günümüz toplumun birçoğu daha çok maddi menfaatlerin getirisi ve bunların kendisini nasıl daha fazla rahat ettirebileceği hesapları ile ilgilenmektedir. Sosyal ve ticari hayatta birçok değerden bi’haber olarak yaşamakta, hayatlarını bu doğrultuda devam ettirme gayretindedir.

İslam’ın öngördüğü sosyal hayatın ne istediği, Müslümanın dertleri ile hem dert olunmadığı, ev Müslümanlığı denen bir hayat modeli konularında pek bir fikir yürütmedikleri görülmektedir.

Narkozlanmış bir Müslüman modeli, iyiye iyi deme, kötüye tavır alamama, hizipleşen İslami toplum modeli demek İslami değerlerin baltalanması demektir. Eğer bir toplum bazı değerlerin korunabilmesi için hiçbir şey sarfetmiyorsa “Marka Müslümanlığı” konumuna gelmiştir.

Bir parti mensubunun yapmış olduğu konuşmayı eleştiremeyecek kadar dini ve manevi değerleri kaybetmişse, bu toplum körü körüneci bir mekanizma içerisinde dünyevi çıkarların manevi değerlerin önüne geçtiğinin göstergesidir.

Dini değerlerin tahribi, haksızlığa karşı vurdumduymazlık, yalanı-hakareti-hırsızlığı görememe, bunlarla birlikte sindirme, aforoz etme gibi zalimane bir tavır içerisine girmek toplumun Kuran’a tarif ettiği “İnsanların çoğunun yanlışı görmediği” ayeti ile mutabıktır.

“Onlar, Allah’ı bırakıp, Allah’ın kendisine hiçbir delil indirmediği, kendilerinin dahi hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeylere tapıyorlar.”  [1] Bu ayette bildirilen Allah’ın delil getirmediğini düşünen insanların menfaatleri gereği ses çıkarmaması ve bunlara Allah’a tapar gibi tapmasını işliyor.

“Kim bir karış miktarı bir yere haksız olarak zulümle sahip olursa, o yerin yedi katı boynuna geçirilir.” [2] Bu hadiste ise insanların zulüm ile haksız yere diğer insan topluluğu üzerinde tahakküm kurması, onların mallarına sahip olmaya çalışması, yerle bir etmeye çalışmasının Allah katında cezaya mahkum edileceği haber verilmektedir.

“Sakın zalimlerin yaptığından Allah’ı gafil sanma! O, sadece onları, gözlerin dehşetten donup kalacağı, bir noktaya dikilip bakacağı bir güne erteliyor”  [3] Allah’ın zalimlik yapanların elbet bir gün nüsranlı bir sonla cezalandırılacakları bu ayette bildiriliyor.




[1] Hac suresi, 71
[2] Buhârî, Mezâlim 13, Bed’ül-halk 2; Müslim, Müsâkât 139-142. Ayrıca bk. Tirmizî, Diyât 21
[3] İbrahim sûresi, 42


 

Aug 8, 2014

Işid radikallerin içinde bir fenomen mi?


Peygamber Efendimizin Ahirzaman’da gerçekleşecek olayları bildirirken Müslümanların başlarında bir emirinin bulunmayacağı bir dönemden bahseder. Emirin yani Halifenin bulunmamasının da Müslümanlara cefa ve zulüm getireceği bildirilir. Fitnelerin, kargaşaların, savaşların yaşandığı bu dönemde Müslümanların adeta sahipsiz bir koyun sürüsü gibi ortalıkta ne yapacağını kestiremeyen bir halde bulunacakları da yine hadislerde konu edinilir.  

İslam dünyasında yaşanan kargaşaların temel nedeni halkın yöneticilerine olan bağlılığının zayıf olması ve güven tesis edilememesi, bu yöneticilerin de Müslüman halkın lehine bir yönetim sunmamasından kaynaklanmaktadır. İslam’da yönetim esasları ele alındığında bir Müslümanın istenmeyen veya sevilmeyen bir yönetim karşısında (dine bir müdahale olmaksızın) karşı bir tavır geliştirmemesi buna karşı sabır göstermesi de hadislerde işlenen konulardandır. Fakat Müslümanlar arasında tefrikaya neden olabilecek, dini hükümlerin zedelenmesi durumunda ise yöneticinin uyarılması veya değiştirilebilmesi de ön görülür.

İslam’da yönetici halka zulüm yapamaz. Tek başına hareket edemez. Kendi menfi çıkarları veya konumunu düşünerek Müslümanlara zulüm yapamaz. Örneğin; İmam Azam’ın kadılık makamını kabul etmemesi ve Ehli Beyt’e karşı muhabbeti neticesinde dönemin Abbasi Halifesi tarafından hapise atılması, işkence görmesi gibi konular İslam yöneticisi konumunda olan kişinin zulüm yapması durumunda yargı mekanizmasının çalıştırılması gerekliliğidir.

İslam dini yönetim konusunda adeta kılı kırk yaran bir anlayıştadır. Hadiste bildirilen bir hususta devlete ait bir malın çalışması sonrasında ölen bir adamın Hz. Muhammed tarafından cenazesinin kılınmaması gerektiği Allah tarafından bildirilmiştir. Bu hadiseden İslam mali makamlarının denetlenebilirliği ve şeffaf olması gerektiği önemle vurgulanır.

Günümüz İslam toplumuna baktığımızda en önemli sorunun yönetim ve yönetici ilişkilerinin bir mekanizmada işlemediği ve bu sorunun da halk nazarında tenkit edildiği gerçeğidir.

Ortadoğu’da yaşanan ayaklanmaların çoğu Sn Ekmeleddin İhsanoğlu’nun ifade ettiği gibi “Arap yöneticilerin sonbaharı” olarak okunması gerektiğini söylemektedir. Gerçekten geçmiş yarım yüzyıla baktığımızda İslam Dünyasında yaşanan krizlerin yönetici ve halk ikileminde yaşanan sorunların varlığından ibarettir. Yaşanan bu baharlarda ise halkın yönetime olan tavrının örgütlü bir şekilde eleştirilmesi ve yıkılması gerektiği inancı kısmen başarıya ulaşmıştır diyebiliriz. Bundan sonraki adımlarda keyfi yönetim anlayışının biraz daha sorgulanması gerektiği halk hazarında daha güçlü ifade edilebileceği kanısını doğurmaktadır. Fakat bu baharların ardından diğer bir taraftan radikal gurupların ortaya daha güçlü çıkması da diğer bir yönetim açığı sorunudur.

Yönetim ve yönetici açığı aslında istikrar ve halkın bütünleşememesi sorunlarında ileri gelmektedir. Ortadoğu’da emperyalist güçlerin varlığı ve bu işgallere karşı hiçbir şeyin yapılamaması halkı ümitsizliğe götürmüş yeni bir lider arayışı algısını doğurmuştur.

Bunların akabinde ise durumdan fırsat bilen radikal guruplar ortaya çıkmış ümitleri kırılmış cahil Müslümanların bazılarının desteğini alabilmiştir.

Günümüzde El-Kaide ve Işid örgütlerinin var olabilmesinin başlıca birkaç nedeni olduğu kanısındayım. Yeterince kendilerinin savunulmadığını düşünen işgali yaşamış Müslüman halkların son bir çare olarak ayaklanmayı tercih etmeleridir. Fakat El-Kaide’nin çıkış noktası Rus İşgaline karşı idi. O dönemde ABD eksenli bir destek kampanyası da yürütülmüştü. Ruslara karşı ABD diğer bir kozunu da kullandı. Fakat günümüzde yaşayan bazı Müslüman halkın gözünde bu örgütlerin varlığı tamamen ‘fenomen’  bir imajdadır.


Siyah Bayraklı Işid Militanları

“Doğudan siyah bayraklılar, batıdan da sarı bayraklılar hareket edip Şam’ın göbeği denilen ‘Dimeşk’ de karşılaştıkları zaman, işte bela o zamandadır.” (Naim bin Hammad, Fitneler Kitabı, Cüz 1 sf.272)



Birçok hadisi şerifte geçen “Siyah Bayrakların”  Hz. Mehdi döneminde İslam adına ortaya çıkacağı, adaleti tesis etmek için halkı kendisine çekeceği hatta ‘buzun üzerinde sürüklenmek’ pahasına ona katılınması gerektiği bildirilmektedir. Militan ruhuna sahip olan ezilmiş Müslüman kesim de bu hadisleri referans alarak “cihad” nasıl olması gerektiği fikrinden uzak bir şekilde körü körüne bu ateş mekanizmasına sürüklenmektedir. Hatta Işid ve El-Kaide gibi bir örgüte Avrupa ve Amerika’dan katılım da söz konusudur. İslam dininde devletin savaşı ilan etmemesi veya mevcut yapıda bulunan Müslümanların ırzlarına, namuslarına, topraklarına bir müdahale olmaksızın birilerinin Cihad’ı kendi namlarına üstlenmesini “fitne” olarak sayar. İslam’a göre savaşı Müslümanların emiri/yöneticisi başlatır. Ki burada keyfi bir uygulama, halkın desteği ve istişare heyetinin görüşü olmaksızın bu iş gerçekleşemez.

İslam Dünyası bölünmüşlüklerin içerisinde bir takım gurupların başıboşluk hava içerisinden yararlanarak halka zulüm etmesi, kendi menfaatleri doğrultusunda ortaya çıkmaları kabul edilemez. İslam Dünyası çok büyük bir karar verme mekanizmasının yani İslam İşbirliği Teşkilatı gibi bir örgütün işlemesi ve bünyesinde Nato gibi bir pakt oluşturması ve caydırıcılık rolü üstlenmesi görüşündeyim. Aksi halde bu gibi gurupların varlığı hem İslam’a zarar vermekte hem de Müslüman halkların şevkini ve azmini kırmaktadır. Halifelik makamının belirli bir soyun sürdürülmesi anlamına geldiğini düşünenler için de şunu söylemek isterim. Halifelik makamı, Müslüman milleti adına bir karar verme yani istişare makamıdır. Seçim ile iş başına gelebilir, umuma ait meselelerin görüşülmesi ve karara bağlaması yolunu izler. Hizipleşmeye ve bedevi çıkarları korumayı esas alamaz.
 

Total Pageviews